Zeki Demirkubuz geçenlerde izlediğim bir röportajında şöyle bir ifade kullandı: “Sıradan insanların destanı…”. Filmlerini bu kadar sevmemin bir sebebinin de bu olduğunu düşündüm o zaman. O filmlerde izlerken kendimizi özdeşleştirdiğimiz, yakınlık kurduğumuz, bazen nefret ettiğimiz, bazen anlam veremediğimiz hareketlerde bulunan o kahramanlar her gün yanından geçip gittiğimiz insanlar.
Paul Auster’ın son bitirdiğim romanından sonra tekrar aklıma geldi bu söz. Karakterleri tasvir ediş şekli, onların duygularını samimi bir şekilde; okuyucusuna güvenen bir yazar olduğu izlenimini veriyor. Bu çok önemli bir şey. Bazı kitapları okurken cümlelerin arasından yazarın okuyucusunu tiye aldığını, küçümsediğini, hatta bazen aldatmaya çalıştığını fark edersiniz. Auster’da öyle değil. Karakteri; gerçekten yazarın kendisinin de sahip olduklarını düşündüğü özellikleri ile aktarmaya çaba gösteriyor. Sıradan insanların hayatlarının hiç de sıradan olmadığını, aslında o sıradanlıkların içinde anlatılmaya layık duygular, düşünceler olduğunu görüyorsunuz.
Sadece karakterlerinin bu özelliklerini tasvirde değil, aynı zamanda kendi düşüncelerini tasvirde ve aktarmada da çok samimi bir yazar Auster. Okurken kafasındakileri size güvenerek açtığını hissettiğiniz bir dost izlenimi alıyorsunuz yazardan. Çok samimi ve içten bir okur-yazar ilişkisi kuruluyor böylece.
Kitabın karakteri yaşı biraz geçkin, kanser hastası, karısından boşanmış, sevgili kızı ile arası bozuk olan hayat sigortacılığından emekli Nathan Glass. Nathan, hayatının son demlerini geçirmek için sakin bir yer aramaktadır. Bir süre düşündükten sonra Brooklyn’de karar kılar. Orasının kendisi için maceradan uzak, sakin bir yer olacağı düşüncesi ile Brooklyn’e yerleşmeye karar verir. İlk günlerde hayatı sandığı gibi giderken bir süre