Goethe ile tanıştığım ilk kitaptı. Büyülendim.
Okuyucuyu büyüleyen Werther'in Lotte'ye olan aşkı mıydı gerçekten?
Yazarın aşkı böylesine tasvir edilebilme becerisi mi?
Herkesin içinde yatan, her duygunun fazlasına tolerans gösterip gösterememeyi ele alan doğamızın ortasındaki ölüm temasının en yoğun duygu aşk ile kendini gösterebilmesi mı?
Hepsinden biraz biraz verdiğimiz cevaplar bizi kitapla yakınlaştırıyor.
Yazarın öyle çarpıcı cümleleri var ki, Wertherle bağ kurabilen herkes kendisine dönük anlar yaşayacaktır. Duygularının skalasını ölçmek zorunda kalacak. Günümüzdeki aşkları düşünüp içinde hafif bir alaycılık doğabilir, fakat okuyucu bilecek ki öylesine gerçeğe yakın bu yazılanlar...
Belki baştan sonunu bildiğiniz ama farklı olmasını umduğunuz, her cümlesinden keyif alacağınız bir o kadar da acı çektiren bir kitap...
Genç Werther’in AcılarıJohann Wolfgang Von Goethe
Kitap, "Ben hasta bir adamım..." cümlesiyle başlıyor. Ve Dostoyevski, kitap boyunca bu cümleyi asla havada bırakmıyor.Zaten Dostoyevski okumak, o hastalık diye nitelendirdiği şeyin acısının, okurun derinlerinde hissetmesiyle anlamlanır. Bunda da onu görüyoruz, Franz Kafka'nın Dönüşüm kitabında bir sabah uyandığında böcek gibi uyanmak anlatılırken, Dostoyevski bir böcek gibi bile hissetmediğini söyler. Bir böcek bile değildir,ama olmayı pek çok kez istemiştir. Bu bile çok şey anlatır.
Kitap, yer yer acının insan doğasındaki yarattığı hazza değiniyor. Ve sıradan olmanın aptallığının güzelliğine. Çünkü bilincin her türlüsünün hastalık olduğunu vurguluyor. Normal insanlar, herhangi ikincil sebebi ana neden sayacak kadar onlara inanır ve bağlanır. Fakat derin düşünenler, bilinçli olmak hastalığı olanlar bunları yapabilir mi? Ya kendini diğerlerinden üstün gören fakat bunun hiçbir şeyi değiştirmeyeceğine inananlar? İşte bunlardan bahsediyor.
Yalnızlık ve acıyı az da olsa hissedebilen insanlar, bence bu kitapta çok şey bulabilirler. Hatta biraz daha fazla hissedenlerin başucu kitabı olacağına eminim.
Yeraltından NotlarFyodor DostoyevskiBeril Kurtoğlu
Bazı kitapları sanırım anlatamazsın. Anlarsın, derinden gelen bir varoluşsal kriz sana kitabı daha anlaşılır kılar. Fakat başkasına anlatman gerekirse ne diyebilirsin?
Yazar, aşırı kasvetli dille yazıyor. Zaten kendi yaşamında da intihar etmiş. Kitapta ölümden ne kadar da korkmadığını ve normalleştiğini anlattığı yerler var.
Kitapta zaman ve mekan algısı yok. Ya da mekan algısı olsa da, sürekli iç içe geçmiş olaylar var. Zaten zaman çokta fark etmiyor. Anlattığı kişilerde,hayatında olanlarda realizm beklenmiyor çünkü anlatırken okuyucuyu kendi zihninin derinliklerine sokuyor. Karısının ona dokunmadığını ve ona nasıl da aşkla bağlı olduğunu anlatıyor, öyle ki kendisi ölümle karşılaştığında nerede olursa olsun bu dünyadan daha iyi olacağını düşünüyor. Karısına olan hem kini hem şehveti, bu ölmek eylemine onu da katmak istemesine sebep oluyor. Hatta öldürmek istiyor. Onu paramparça etmek istiyor, kimse görüp artık ona bir şey hissedemesin diye ifade ettiği yerler var. En sonunda hep aynı mekana dönüyor, dört duvar içine. O dört duvar aslında onun tabutu. Yaşarken düşünceleri ile zaten tabutta olduğu vurgulanıyor.Gördüğü ve anlam yüklediği tüm o hurdacı ihtiyar gibi kişiler aslında zihnindeki o yansımalar. O hurdacının alaycı gülüşü,dini yönü aslında yazarında bir parçasını anlatıyor. Herkes gibi olan parçasını. Sonunda ölüm ile çok yakınlaştığında da o ihtiyara dönüşüyor. Anlattığı tüm karakterler, toplumdaki ve kendindeki yansımalar. Asıl tema, ölüm ve yalnızlık. Varoluşsal sancılar yazarı derinleştiriyor, ve öldüğünde her şey anlamlı oluyor.
Herkesin seveceği bir kitap değil, fakat şans verilirse zihne unutulmayacak sahneler ekliyor. Üzerine uzun uzun düşünmelik bir eser. Kör BaykuşSadık HidayetBeril Kurtoğlu