Tuhaf adamdı șu Musa, vesselâm. Benimle Kaplankaya'ya, bir de Kale önüne balık avlamaya gelirdi. Yanyana otururduk, kimi sefer o konuşur ben dinlerdim, kimi sefer ben konuşurdum o dinlerdi. Saatlerce susardık, bazen sanki birbirimizin düşüncesini dinlerdik. Onunla birlikteyken yanımda kimse yokmuş gibi olurdu. Bazen, acaba ben o muyum, yoksa o ben mi? diye düşünürdüm
Çocukluktan beri ilk defa çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlayarak kapıya dizüstü düştüm. Şiddetle hayret ettim. İçimde hayranlık! Gönül açıklığı! Şükran!.. Kıyamet kopuyor. Parmaklarımı yosunlara, kumlara daldırdım. Güzel dünyanın kumlarını, deniz çakıllarını, yosunlarını, sanki inci pırlantaymışlar gibi yüzüme gözüme sürdüm; üstüme başıma avuç avuç akıttım. O deniz, o adalar güzellikte en aşırı hayalin cennet diye gözönüne getirebileceğinden bir kat daha güzeldi. Hele o berrak gök, uzaklıklarda ne uysaldı! Denizi, asma yapraklarının fısıltısını duyuyordum. Burada ölmeyecek kadar kuru ekmek ve suyla yaşamak mutluluğunu özlüyordum.
Kız bakışıyla kompartımanı çepçevre süpürürken delikanlıyla göz göze geldi. İki ayrı elektrik akıntılı tel uçları birbirine deyince, çat çat diye kontak yapışları gibi bir şey oldu. İkisi de birbirine bakışlarının uzamasına dayanamadılar. Hani insan, parmağının ucunu ateşe dokundurur da parmağı yanınca nasıl hızla parmağını çekerse, başlarını birden başka tarafa çevirdiler. Eh bu da pencereden görülen yaradılış kadar yaradılıştı yahu! Seyretmeye degerdi dogrusu.
...
Fakat yine dayanamadılar. Başka tarafa baktılar. Ne var ki, bu ikinci göz göze gelişte, öz mahremiyetlerinde karşılıklı bir çekicilik akıntısı ve bir anlayış oldu. Şunu da söylemek
gerek ki, bu ikinci kez girişim, delikanlıındı. Bunu böyle diyorum, ama acaba kızdaki pasiflik kadın yaratılışının bir davranışı değil miydi?