Yaşam, mutlak tutkularla dolu. Yaşamı sevmekle birlikte ölüme alışmak da büyüyor, gelişiyor. Güzellikler kazanıyor. Bu sevgiyi nasıl rahatlıkla uğurluyorsam, yaşamı da o denli rahat o denli güzel uğurlamalı. Sevgilerimi doyumla devretmeliyim. Esintilerin yumuşaklığı, Akdeniz yağmurunun yoğunluğu gibi.
Bu kitabı elime ilk aldığımdan beri ona bağlandığımı hissediyor ve bu duruma karşı çıkmak için çabalamıyorum. Sevmeyi, sevilmeyi, gerçek olanı, yorgunluğu ve umutları Sabahattin Ali’nin mektuplarında okuyor; adeta benimle konuştuğunu hissediyorum.
Kimi insanlar vardır, sadece ismini duyduğunuzda dahi kulağınıza ilişen o armoni bu kişinin doğuştan iyi olduğunu size gösterir. İşte Sabahattin Ali dört bir yanı kötüyle sarmalanmışken iyi olan, her zaman iyi olmayı başaran biri. Her kelimesi duygu yüklü, her hecesi içten içe üzüntüyle hıçkırıyor. Ama buna aldırmadan biricik aşkı Aliye’ye, ruhu saydığı Filiz’e kendi ümidiyle aydınlattığı koğuşlardan neşeli mektuplar yazıyor.
Yaşadığı zorlu ve hasret dolu o hayatta, yolundan sapmadan iyi olmayı gösteriyor bizlere. Sevmeyi öğretiyor, gerçek sevginin bazen sarılışlara değil; gözü yaşlı mektuplara kaldığını gösteriyor.
Son sayfasını okuduğumda kitabın sona erdiğini anlamadığım, her gün postayla yahut bir tanıdıkla elime geçmesini dilediğim bu yazılar sona ermemeliydi. Onun, neredeyse ezbere bildiğim hayatı böyle bitmemeliydi. Neyse ki canı ve ruhu, hâlâ en yakınımda yaşamakta.