Okuduğum iki kitabı ile Zülfü Livaneli kalbimde özel bir yer edinmiştir. Uzuuun betimlemeleri çok sevmememe rağmen onun kitaplarında, büyünün bir parçası idi.
Balıkçı ve oğlu büyük bir hevesle aldığım kitaptı. Fakat kitabı kapaksız verseler sanırım yazarın Zülfü Livaneli olduğuna inanmazdım.Kitapta bir bütünlük yoktu, fazlası ile mesaj kaygısı ile gittiği için hep bir yarım kalmışlık hissi oluştu.
Hikaye, oğlunu denizde kaybeden Mustafa’nın yine denizde bulduğu göçmen bebek ve eşi Mesude’nin yaşadıkları üstüne kurgulanmış. Karakterler çok yüzeysel ele alınmış. Hem göçmen sorununu işleyim, hem çevre sorununa el atayım, siyanürlü maden arama, balon ve aslan balıkları , balık çiftlikleri de olsun, Hemingway’e gönderme yapalım, evlerinden gönderilmiş Rumlar ile de ilgili birşeyler olsun derken tüm konular havada kalmış, hatta bazen “verilmeye çalışılan mesajlar” insanı boğar hale gelmiş.
Kitapta geçen Adrias isimli geminin hikayesi ise benim için en iyi kısımdı. Daha önce hiç duymadığım bir “gerçek” olaydı. ( Sonradan hikayeye hemen Google’dan baktım)
Özetle; Kitap bir günde bitti, akıcı , okunur bir kitap. Fakat hikaye , karakterler, kurgu beni tatmin etmedi. Bu kadar mesaj kaygısından sonra tatmin edici bir sonuç alınamadı gibi geldi. Bir daha okur muyum sanmam ama en çok yazarın isminden dolayı benim için beklentinin altında kaldı.