• Eline iğne iplik almış gece, dikiyor gözlerimi kendi çarşafına. Rüzgarın uğultusu işliyor kanıma. Gökyüzü ışıl ışıl. Oturduğum yere özeldi sanki dolunay. Bütün rutinliğin, kargaşanın, yorgunluğun bir molaya ihtiyacı var. Sıcacık çayım ve kitabımla randevum var.
      Kitabımı okumadan önce muhakkak sarılırım. Görmediğim dostumla ansızın karşılaşmalarımdaki samimiyet misali içten. Onun kokusundan; bana anlatacağı acıları, mutlulukları tahmin etmeye çalışırım. Bayram günü giyeceği bayramlık için gün sayan çocuk gibi, heyecan ve sabırsızlıkla dolar içim. Ve en sonunda o an gelir. Göz göze geldikten sonra aralarım yepyeni bir dünyanın kapılarını. Tanışacağım yeni insanlar, gideceğim keşfedilmemiş diyarlar beni çağırıyor.
      Çeviriyorum usulca sayfaları, uyuyan bir bebeği rahatsız etmek istemezcesine. Temkinli adımlarla ilerliyorum satırlar arasında. Her an bir düşman çıkacakmış gibi kolluyorum arkamı. İnsan hiç bilmediği bir yerde kaktüse sarılmış gibi hissediyor. Biraz daha ilerliyorum. Bakışlarım tanıdık arayışı içerisinde. Yürüdükçe büyüyorum sanki. Her sayfada ömrüme dokunan kirpiklerini hissediyorum zamanın. Beynim bunları düşünedururken çıkıyorum patika yoldan düzlüğe. Noktalar ve virgüller arasında kaybolduğum korkusuyla yanıp tutuşan kalbim derin bir "Oh!" çekiyor. Sabahın erken saatleri olmasına rağmen birkaç araba görüyorum. Bir anda baş parmağımı havaya kaldırmış vaziyette buluyorum kendimi. Bu yaptığıma ben de inanamıyorum. Kafamı kaldırıyorum kitaptan, kendime gülmeye başlıyorum. " Yürek mi yedin kızım sen? Kız başına otostop çekmek ne?" diyorum. Etrafima bakınırken zifiri karanlığın gerçekçiliği, kağıt kesiği kadar yakıyor canımı. Sanki başıma sert bir darbe almışçasına sarsılıyor ruhum. Halbuki daha az evvel ıslık çalıyordu içimdeki çocuksu kuşlar. Çayımdan bir yudum alıyorum, o bile soğumuş hayattan.
      Buz gibi çayım, acımış olsa gerek bana.. Kuruyan boğazımı okşayıp sonsuzluğa karışıyor her yudumda.
      Kitabıma uzanıyorum yeniden. Şu anı zehir etmemeliyim kendime. Hemen göz gezdiriyorum. Nerde kalmıştım? Hah! Evet! Arabanın yavaşlamasıyla sevinç çığlıklarım inletiyor her yeri. Eğiliyorum cama doğru. Benden önce davranıyor direksiyonun sahibi. Tok bir sesle: " Yolculuk nereye?" Duraksıyorum. Bunu hiç düşünmemiştim. " Yol nereye götürürse." diyorum. " Buyrun o halde." diyerek hemen önümdeki kapıyı açıyor bana. Sırt çantamı kucağıma alıp oturuyorum. Az önceki cesaretim pılını pırtını toplayıp terk ediyor sanki beni. Sus pus oturuyorum. Arada bir kafamı çevirip bakıyorum yanımdaki adama. Gözlerini yoldan ayırmıyor bir an bile. Gülmese dahi belli gamzelerinin yeri. Dışarıyı izliyorum.
      Geride kalan ağaçlara el sallıyorum gözlerimle. Önünden her geçtiğim yeşille dost oluyorum. Yolun üzerindeki şeritler birleşiyor, bütün oluyor her ilerleyişte. Kirpiklerim ellerini kenetliyor birbirine. Rüzgarın kucaklamasına izin veriyorum kendimi. Anne şefkatini hissediyorum her esişte.
      Aniden bir ses duyuyorum. O anda anlıyorum uyuyakaldığımı. Kafamı sola çeviremiyorum utandığımdan. Bütün yol boyunca hiç tanımadığım birinin yanında uyumuş olmak komik geliyor ve gülmeye başlıyorum. Tam özür dilemek için başımı sola çeviriyorum ki, boşluk..
      Gözlerimi ovuşturuyorum. Tekrar bakıyorum. Evet, boşluk.. Elimi çantama götürmek istediğimde kedimin derin mırıltısını duyuyorum. Güneş, çekingen tavırlarıyla saklanmış dağı siper ederek kendine. Dün bambaşka bir yerde uyuyup bugün evimde uyanmışım yine. Kedim kucağımdaki çanta, altıma serdiğim kilim yolda durdurduğum araba oluvermişti. Ve ay... Ansızın karşıma çıkan gamzeli adam..
  • Beynim cam kırıkları ile dolu ey kadın.
    Seni her düşündüğüm de acıyor canım.
    Konuşmayı da unuttum artık..
    İçim de olan bu sızı geçmiyor..
  • “Şimdi bi’ bol köpüklü kahve de olsa ne güzel giderdi ama..” Bilgisayarın başına oturup bu yazıya başlamadan önce düşündüğüm son şey buydu. Aslında kendimi zar zor ikna etmem sonucu konu anlatım videosu izleyecektim ama beynim elindeki son dozu kullanarak beni Word’ü açmaya zorladı. Ve şimdi burnumda hayali bir kahve kokusuyla -evet hayali çünkü evde kahve yoksa hayaliyle yetinirsiniz- bu satırları yazmaktayım. Aslında neden bahsedeceğimi tam olarak hazırlamamıştım çok ani oldu benim için de. Ama fazlasıyla gevezelik yapasım var. (bir de bilgisayar tuşlarının parmaklarımın altında çıkardığı tıkırtı sesine bayılıyorum.) Oldukça derin ve anlamsız bir bunalımdan birkaç gün önce çıktım. Evet, bir sabah uyandım ve artık bunalmıyordum. Gerçi bunda sabah annemin saçlarımı okşamasının büyük ölçüde katkısı olduğuna inanıyorum ama her neyse. Gözümü açtım ve baktım ki güneş hala eskisi gibi doğmaya devam ediyor. Açıkçası biraz şaşırdım çünkü insan bunalımdayken hayatın bir süreliğine durduğunu falan zannediyor. Yatakta telefonun şarjı ağlamaya başlayana kadar şöyle böyle pinekledim. En son yüzde beş uyarısı gelince buna daha fazla kayıtsız kalamayacağım için yatakla olan bağımı kopardım. Telefonu şarja takıp -geçen bu kelimeyi şarz diye yazan gördüm, elim ayağım titredi. Rica ediyorum şu kelimeleri doğru kullanalım sonra biz kalp spazmı geçiriyoruz burada- balkona geçtim. Sonrasını pek hatırlamıyorum çünkü bilirsiniz, eğer güneş yeni yeni doğuyorsa ve serince esen rüzgar eşliğinde balkonda oturuyorsanız her insan biraz filozof oluyor.

    Ben de girdiğim beyin fırtınasından oldukça hasarlı çıkmıştım. Ama aynı zamanda yararlı ve güzel bir sohbetti, orası ayrı. -söylemesi ayıp olmasın yeri geldiğinde gayet hoş sohbet birisi olabiliyorum. Özellikle kendimle sohbet ederken konu konuyu açıyor-

    Düşünmeyi gerçekten çok seven, ve bundan muazzam bir lezzet alan birsiyim. (Not: Bu cümle okul binası içinde geçerliliğini yitirmektedir.) Düşündükçe var olduğuma, düşünmeyi bıraktığım an öleceğime inanırım. Bunu da ek bilgi olarak paylaşmış olayım. Her neyse, tam beyin fırtınamın tsunami bölümündeydim ki kendi varlığım üzerine düşünmeye başladım. Ve düşündükçe varlığımın aslında gerçekten eşsiz olabileceğini anladım. (Özgüven eksikliği sonucu kendini yerden yere vuran ve aşağılık kompleksi olan bir genç için gayet şaşırtıcı bir andı, bakmayın öyle.) En basitinden bir örnek sundum kendime sonra. Babam annemden önce başka bir kadını tanıyıp onu sevseydi ben şu anda burada oturup bu konuşmayı yapıyor olur muydum? Ki bu daha yakın geçmiş. Bunun daha dedesinin dedesinin dedesinin dedesi olayı var ki, ilk canlılara kadar uzanır bu böyle. Hadi gen aktarımını geçelim. Ben küçükken sakar biriydim. Kaç kez araba çarpma tehlikesi geçirdiğimi bilirim. Her seferinde bir şekilde yakayı kurtardım. O kazaların birinde ölseydim tam şu an burada olur muydum? Ya da Ankara’ya ilk geldiğimiz zaman şu an oturduğumuz evi değil de başka bir evi tutsaydık, ben yine böyle bir an yakalayıp şu an düşündüklerimi düşünebilir miydim? Daha sonra hayatımıza giren ve çıkan insanlar… Şu an tanıdığımız ve yakın olduğumuz insanlarla tanışmak için kaç olasılığı yendik, düşündünüz mü? Ben bu yüzden sevdiğim insanları, ‘ tüm bu olasıkların içinden yaptığım en güzel seçimlerin sonucu’ olarak tanımlıyorum. Yaptığımız tercihleri çok küçümsüyoruz bence. Belli başlı seçimler vardır. Okul, iş, ev, kıyafet gibi. Ama attığımız her adım da bazen bir seçime dönüşebiliyor. Kazandığımız şeylerin yanında kaç şey kaybettik? O son otobüse yetişseydik ne olurdu? O son sigarayı yakmasaydık? O son yola sapmasaydık, farklı şeyler olabilir miydi? Bunları asla bilemeyeceğiz. Bu konuda bir film vardı, Mr. Nobody. Kesinlikle beyin yakan ve insana mindfuck terimini dibine kadar yaşatan bir filmdi. Çok da güzeldi.

    O sabah balkonda oturup tüm bunlardan sonra kendimi içi boş, üfleyince puf olacak şeyler için üzmemeye karar verdim. Çünkü bu zamana kadar birçok olasılığın birleşmesiyle o gün oradaydım. İyi kötü seçimler yapacaktım. Bu zamana kadar yaptığım gibi. Evet bazıları bana pişmanlık, bazılarıysa ‘iyi ki’lerle geri dönecek. Ama biraz risk almadan, nasıl yaşayabiliriz ki, değil mi? Bir sabah gözümüzü bu mavi gezegende açıp, bunca süre bu keşmekeşe karşı sağlam ve canlı kalabiliyorsak herkes biraz kahramandır ve takdiri hakeder.

    Son olarak “Yine de,” diyorum, “tüm bu milyonlarca olasılık ve seçimden oluşan evrende, benim için küçük de olsa, yalnızca benim için rezerve edilmiş bir kısım olsaydı, bu dünyadan geçip gidecek birisi olmasaydım eğer, kendimi daha özel hissedebilirdim..”
  • İlk defa Pepper'ın bir kitabına 4 puan verdim..
    Evet.
    Sebebi çok açık.
    Kill, kıza tekme attı.
    O tekmenin hiçbir bahanesi yok, olamaz, olmayacak...
    .
    .
    .
    Kitabı tamamen anlatacağım, okumayı düşünüyorsan yazdıklarımı okuma. Kitabı tamamen anlatmamın nedeni Sin & Suffer kitabını uzun bir süre okumayacağım ve unutursam başka bir yerden detayları bulamayacağım. Ve kitabı okumayacak olan Melike için yazıyorum.
    .
    .
    .
    Kim olduğunu, kaç yaşında olduğunu, nasıl göründüğünü, ailesini, adını ve aklına gelebilecek her detayı hatırlamayan bir kız anlatmaya başlıyor kitabı.
    Bir yerde tutulduğunu, gözlerinin bağlı olduğunu, tek başına olmadığını ve başka kadınların da yanında olduğunu fark ediyor.
    Etrafındaki kavga seslerini duyup bir anlam veremiyor. Nereye getirildiğini bilmiyor.

    En sonunda, birisi göz bağını açıyor.
    Görmeye başladığında, karşısında duran kişiyi tanıyormuş gibi hissediyor. Onun hakkında bir şeyler hatırlamaya çalışıyor ama karşısında duran yeşil gözlü adam hakkında hiçbir hatırası yok.
    Şimdilik.

    Kız, beş kadınla birlikte Pure Corruption adı verilen motorsiklet kulübüne ait artık. Satılacak. Altı kadını da satmak için kaçırmışlar.

    Pure Corruption (Saf Yolsuzluk?) kulübünün başkanı Kill, kadınların beş olması gerektiğini söylüyor. -Kızın gözünü açan adam Kill oluyor.-
    Kitabı anlatan kız, fazlalık.

    Neyse, kızlar satılacakları için kontrolden geçmeliler. Bizim hiçbir şey hatırlamayan kızımız üzerindekileri çıkarınca fark ediyor ki vücudu dövmelerle kaplı. Ve kızıl.

    Bir sebebi olmadan, zaten kız fazladan gelmiş,
    Kill, sebepsiz bir şekilde kıza bir tişört verip atıyor motorsikletine, evine götürüyor.
    Şu an bunları yazarken bile aşırı klişe geliyor, biliyorum.
    Ama alakası yok. Klişe kim, bu kitap kim...

    Kill, o kavgada yaralanmış.
    Kız veteriner olduğunu hatırlıyor,
    içgüdüsel olarak ona yardım edebileceğini söylüyor,
    'eğer uzanmazsan, bayılabilirsin' diye diye en sonunda Kill'i yarasını temizlemesi ve bakması için ikna ediyor. Zaten Kill bir ara bayılıyor.
    Bu yara temizleme olmadan önce, Kill, kıza kaçmasını söylüyor.
    Bunun son şansı olduğunu, kendine geldiğinde gitmesine izin vermeyeceğini söylüyor.
    Buraları geçeyim, gereksiz tartışmalar yaşanıyor.
    En sonunda kız kaçmak yerine Kill'e yardım etmeyi seçiyor.
    Sorularına cevap vermesini istiyor.
    Zorla Kill'in ağzından laf almaya çalışıyor.
    'Beni tanıyor musun? Birbirimizi tanıyor muyuz?' sorularına kocaman bir 'hayır birbirimizi tanımıyoruz' cevabını alıyor. Ama yılmıyor.

    Şimdi...
    Kill'in kızı alıp eve getirmesinin nedeni 8 yıl önce ölen, sevdiği kıza aşırı derecede benzemesi.
    Benziyor ama o değil. Sevdiği kızın dövmeleri yok, vücudu yanık izleriyle kaplı değil.
    Yine de kızın hafızasını geri kazanabilmesi için yanında tutuyor bir kaç gün. Satmıyor.
    En sonunda şu asla dilimden düşürmediğim tekme sahnesi geliyor.
    Kız, parça parça hatırlarını hatırlıyordu zaten. En sonunda Kill'le beraberken bir anı geliyor. Bunu Kill'e söylüyor. Kill, deliriyor.
    'SEN O DEĞİLSİN! SEN O OLAMAZSIN! CART CURT' inanmak istemiyor, oyunlarına daha fazla göz yummayacağım, seninle işim bitti diyor. Kızın yaklaşmasına izin vermeden kaburgalarına basıyor tekmeyi. Şerefsiz.
    Kıza, onu satacağını söyleyip çekip gidiyor evden.

    Zaten ondan sonra birkaç gün kız Kill'i görmüyor. Kulübe getiriyor üyelerden biri olan Grasshopper onu.
    Kız orada adını hatırlıyor.
    Ve bugün satılacak.
    Grasshopper'dan Kill'i çağırmasını, son kez bir şey söylemek zorunda olduğunu söylüyor.
    Kill geliyor,
    kız adının Sarah olduğunu söylüyor.
    Kill, gülüyor. 'son kez soruyorum, adın gerçekten Sarah mı?' diyor.
    Kız, evet diyor. Hatırladığı bu.
    Kill, 'Onun adı Cleo'ydu ve o öldü. Onu ben öldürdüm.' diyor.

    Bu sahneden sonra kızı satmaya götürecek kişi olan Grasshopper'a, kızı kendisinin götüreceğini söylüyor. Yol boyunca kız onu ikna etmeye çalışıyor. Kill, ikna olmuyor. Yolda bir ara sarılıp özür diliyor ama kızı satmaya götürüyor.
    (Gerçekten okuması çok zordu, şu an yazması da aşırı zor.)

    Kızı satın olacak adam p*için teki. Kill'in de ondan aşağı kalır yanı yoktu burada üzülerek söylüyorum ki. Kızın çırpınışları, tehditleri, kustuğu nefreti ve neredeyse çırılçıplak edilişinin arasında Kill bey bir anda. 'kız satılık değil. satmıyorum. vazgeçtim.' diyor. Biraz tartışmadan sonra kızı alıp tekneden çıkıyor.

    8 yıl sonra en sonunda çocukluk aşkına, öldüğünü gördüğü, öldüğüne inandığı Cleo'ya kavuşuyor. Az kalsın onu satacak olması da nasıl bir ironiyse sen düşün.

    Bir anda nasıl oldu da, o kadar inanmayıp tekme(-ler, çünkü o tek tekme gözümde milyonlarca oldu.) attığı kıza inandı ben anlamadım orayı. Nedenini söylemedi, sanırım karnının oradaki bir şeyden dolayıydı, bak orayı gözden mi kaçırdım? Bilmiyorum. Her neyse.

    Şimdi şu kadın satma konusuna açıklık getireyim.
    Kadınları sattığını düşünmek zaten Kill'den aşırı nefret ettirmişti. Tekme de cabası...
    Mantıklı bir açıklama var ama önce şunu anlatmalıyım;

    Cleo ve Kill çocukluklarından beri birlikteler. Aileleri çok yakın.
    Cleo'nun babası başka bir motorsiklet kulübünün başkanı.
    Cleo, Kill'in babasına amca diyor.
    Kill'in babası Cleo'nun anne ve babası öldürüyor.
    (burayı açacağım)

    Şimdi şu kadın satma işi şöyleymiş,
    bu kadınlar ilk ve sonmuş,
    çünkü bu beş kadın Kill'in babasının fahişeleriymiş.
    Kill, bu kadınları çalıp başka kulüp başkanlarına satacakmış.
    Şerefsiz babasını kudurtmak için.
    Kill'in babasının Cleo'nun babasını, ailesini öldürmesinin nedeni kulübün başına geçebilmekmiş. Cleo'yu da başka bir başkana satacakmış ama Cleo kaçmış.

    Bu Kill'in şerefsiz babası, Cleo'nun ailesinin öldürüldüğü gece
    gelip Kill'e diyor ki, gidip onları vuracaksın, kafalarına kurşunu sıkacaksın yoksa gidip o çok sevdiğin küçük sürtüğe tecavüz ederim. (of varya gözlerim yaşardı)
    Kill, gidip ne yapıyor bilmiyorum.
    'Yaptığım şeyi Cleo'ya söylersem arkasına bile bakmadan kaçar. Benden kaçar. Onu daha yeni buldum, söyleyemem' diyor ve o gece tam olarak ne olduğu diğer kitaba sarkıyor.

    O gece ne olduysa, Cleo yandı
    yandığı halde kaçmayı başardı,
    birileri onu buldu,
    yeni bir kimlik, yeni bir aile, ülke, okul, isim verdi.
    Cleo artık Sarah oldu yani.
    Zaten o gece nasıl bir vahşet yaşandıysa beyni onu korumak için yaşadığı her şeyi kapatmış. Hatırlayamıyor.

    Kill'e dönersek,
    Kill, cinayeti işlediğini kabul ediyor. Cleo'ya bir şey olur korkusundan sanırım, suçlu olmadığı halde suçu üstleniyor. Hapishaneye düşüyor. Babası suçlunun o olduğunu söylüyor.
    Şerefsiz işte. Adi.

    Kill, hapishanede Wallstreet diye bir adamla tanışıyor. Adamın eli kolu uzun, Kill hakkında her şeyi öğrenmiş. İş teklif ediyor. Saygı, sadakat ve güven istiyor. Karşılığında ona artık başında olamadığı kulübü, güç ve parayı teklif ediyor.

    Kill'in aklındaki tek şey intikam.
    İntikamını alabilmesi için gücünün, parasının olması gerekiyor.
    Teklifi kabul ediyor.

    İşte böyleeeee.
    En son bölümde Kill'in kafasına sıkıp kızı kaçırıyorlar.

    İlk bölümlerde o beş kadınla birlikte Cleo nasıl geldi?
    nasıl kaçırdılar sorusu kafalarda kalıyor..
    onun cevabı sanırım şöyle,
    Sarah olarak İngiltere'de yaşarken bir mektup alıyor Cleo. Geçmişi hakkında bir şeyler bildiğini söylüyor mektup.
    Cleo, ikinci ailesini kız kardeşini bırakıp uçağa atlıyor. Sonuç; Kill'in yanı...

    Offf
    12 gün
    bazen okumadım ama çoğu gün okudum
    464 sayfa
    gerçekten korkutucu
    böyle buraya yazarken bile beynim yandı


    *kafana takılan bir yer olursa yaz.