30 – Alper Canıgüz | Tatlı Rüyalar
Alper Canıgüz’ün Tatlı Rüyalar’ı, ilk bakışta “psiko-absürd romantik komedi” alt başlığını hakkıyla taşıyan, oyunbaz, hızlı, tuhaf ve zekice bir roman gibi görünür. Ama roman derine indikçe, bu tuhaflığın sadece komik olmak için kurulmadığı anlaşılır. Canıgüz, absürdü bir süs olarak değil, gerçekliğin kendisine dair bir şüphe üretmek için kullanır. Romanın asıl meselesi, kimin deli, kimin uyanık, kimin rüya, kimin gerçek olduğundan çok; insanın kendi zihninin içinde ne kadar güvenle yaşayabildiğidir.
Bu yüzden Tatlı Rüyalar, yalnızca eğlenceli bir kurgu değildir. Aynı zamanda bilinç, arzu, kimlik, kaçış ve ruhsal parçalanma üzerine kurulmuş, polisiyeye yaklaşan ama tam oraya yerleşmeyen, psikolojiyle flört eden ama akademik ciddiyete de teslim olmayan bir metindir. Romanın enerjisi tam da buradan gelir: Her an dağılıp saçılabilecek bir dünyanın içinde, yine de kendi mantığını kurabilen bir anlatı.
Absürdün Mantığı
Romanın daha ilk sayfalarında Hector Berlioz’un gazetede gördüğü “Hayatımı satıyorum” ilanıyla başlayan çizgi, Canıgüz’ün nasıl bir anlatı kuracağını açık eder. Burada tuhaflık rastgele değildir; sistemlidir. Okur, mantıksızlıkla değil, farklı işleyen bir mantıkla karşı karşıya kalır. Hector’un Hamit Alemdar’la karşılaşması, ardından Profesör Olcayto Fişek ve Şevket Hakan Tunçel ekseninde gelişen olaylar, romanı giderek daha kaygan bir zemine taşır. Ama bu kayganlık, anlatıyı bozmaktan çok onu canlı tutar.
Canıgüz’ün başarısı burada belirginleşiyor: Okuru “ne oluyor burada?” sorusuna mahkûm eder ama o soruyu sinir bozucu bir kapalılık için değil, düşünsel bir hareket alanı yaratmak için kullanır. Roman, anlamı sürekli erteler; ama tamamen ortadan kaldırmaz.
Karakterler Karikatür Değil
Bu tür romanlarda karakterlerin yalnızca