Şimdi şehrin dört bir yanı ayrı koşturuyor. Şehir kocaman bir turşu, bu yağmurlar da turşu suyu. Yağmur. Portakallar satılıyor, elmalar sandıklardan çıkarılıyor, ölüler kefenleniyor, insanlar birbirlerine sarılıyorlar. Umutlar büyütülüyor, umutlar öldürülüyor. Kahveler içiliyor. Konuşuyorlar. Koca bir şehir kendini yalanlıyor. Yağmurda. Sanki ben bütün bunlardan uzağım. Kilometrelerce, yüzyıllarca uzağım. Bir noktayım, belki de iki nokta. Yarımım, yarım yamalak bir şeyim. Eksik. Hatta yanlış. Yanlışlarla dolu. Ayrıntısız, kabataslak biriyim. İlk olarak yenileniyorum. Topraktan ilk süren otlar gibi. Yeni şeyler buluyorum kendimde. Yüzyıllar kadar uzak, yüzyıllar kadar yakın şeyler. Duygular. Bunları bilebilsem, adlandırabilsem. Karmaşadan kurtaramıyorum kendimi. Sevinçlere benzer bir şeyler kımıldıyor içimde. Kalksam, gitsem, sokaklarda dolaşsam. Bir sokaktan bir başka sokağa geçsem. Şerbetçileri bulsam, bir bardak şerbet içsem. Sakız çiğnesem. Ya da otobüse atlasam, bu çetrefil şehri gezsem. Sonra deniz kıyısına insem. Kıyı uzun ve geniş bir umut gibidir şimdi. Islanmak istiyorum. Yağmur yağıyor. Islandıkça ıslanıyorum. Gözlerimden dudaklarımdan süzülüyor sular. Sular ensemden sırtıma iniyor. Paçalarım su içinde. Daha da ıslanmak, daha da ıslanmak istiyorum. Akşam karanlığı çöküyor. En az bir yıl var akşama. Yağmur sırtımda yürüyor, kamburum gibi. Annemin beni ürküten sesi: Hasta olacaksın! Akşam karanlığı çöküyor, yavaş yavaş… Nasıl da tedirgin bir şehir. Nasıl da koşuyor! Nereye? Kimin peşine? Kimsenin, kimsenin . . .