Bazı kitapları okumazsınız; onlar sizi en zayıf anınızda yakalar, karşınıza geçer ve içinizde bir yerlerde birikmiş olan o gizli mutsuzluğu yüzünüze vurur.
Giovanni Papini’nin otobiyografik şaheseri Bitik Adam, benim için tam olarak böyle bir deneyimdi. Kitap bittiğinde odadaki sessizliğin büyüdüğünü, içimdeki o eski, yorgun sesin uyandığını hissettim. Bu bir başarı hikayesi değil; aksine, devasa ideallerin, dünyayı değiştirme arzusunun ve en nihayetinde kaçınılmaz bir kabullenişin, yani bitmişliğin hüzünlü bir ilanı.
Papini, kitabın henüz başlarında bizi o amansız dürüstlüğüyle baş başa bırakıyor:
Hiçbir zaman çocuk olmadım ben. Çocukluktan anım yok.
Bu cümle satır arasından çıkıp göğsüme oturdu. Daha yolun en başında, herkesin neşeyle koşturduğu o masumiyet çağını ıskalamış bir ruhun hüznü gizli burada. Dünyayı erkenden anlamaya çalışmanın, erkenden büyümenin o ağır faturası...
Papini, gençliğinde dünyayı yerinden oynatmak isteyen, her şeyi bilen ve her şeyi eleştiren o mağrur dâhi adayından, kendi sınırlarına çarparak un ufak olan bir adama dönüşümünü anlatıyor.
Kitap boyunca yazarın her şeye baskın gelen o korkunç yalnızlığını izliyoruz. O, kalabalıkların içinde bir yabancı, kendi zihninin hücre hapsinde bir mahkûm. Şu sözleri okurken, modern insanın o bin kişilik yalnızlığını düşündüm:
Beni anlamıyorlardı. Bu, benim için bir gurur vesilesiydi; ama şimdi anlıyorum ki bu yalnızca bir yalnızlıkmış.
Gençken bizi başkalarından ayıran o anlaşılmazlık hissini bir asalet, bir zırh gibi giyiniriz üstümüze. Oysa yaşlandıkça ve kabuklarımız soyuldukça anlarız ki, o zırh aslında bizi sıcak tutacak her şeyden mahrum bırakan bir hapishanedir. Papini’nin bu geç kalmış farkındalığı, içimde tarifi zor bir keder bıraktı. Çünkü bilirim ki, yalnızlık bir seçim