Fakat ikinci sömestr galiba, tam olarak hatırlamıyorum, Thomas Kuhn’un “Bilimsel Devrimlerin Yapısı” diye bir kitabını sosyoloji
dersinde bize okuttu Şerif Hoca. Bu çok önemli bir ufuk açtı benim için; Marksist düşüncenin etkisiyle oluşan bilim putu yıkıldı. Bilimin ideolojik bir şey olduğunu, bu ders neticesinde iyice kavramış; konu üzerine yoğun tefekkür etme fırsatı bulmuştum. Bilim putu da paldır küldür yıkılınca, büsbütün afallamış ve boşlukta kalmıştım; tutunacak bir put da yoktu artık, isabetli bir şeydi; ama içimdeki boşluk daha da büyümüştü…
Aşık olduktan sonra bizi yöneten, bizden daha büyük bir şey olduğunu düşünmeden edemiyorsun. Tam olarak biz olmayan. İçimizde yaşayan, içimize hapsolmuş, bize yardım etmeye ya da canımıza okumaya her an hazır bir şey. Bizler kendimize sırrız. Bunu bilim bile biliyor. Zihnimizin nasıl çalıştığına dair en ufak bir fikrimiz yok.
Bilimsel yaklaşım olmadan, bilim sevgisi olmadan, bilimsel bilgi için susuzluk olmadan ne bilim ne de eğitimli insanlar olabilir.
Tıpkı sanatsal duygu olmadan, güzelliğe ihtiyaç duymadan sanat yapılamaması gibi.
Önce bilimsellik, sonra bilim.
Önce sanatsallık, sonra sanat.
Dinde de böyledir. Önce dindarlık, sonra da bu duygunun tezahürü olan din gelir.
"Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde bir mürşid aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir."