“Hayatın geçmişe bakıldığı zaman netleşmesi ne garipti. Tersine çözebilen bir bilmece gibi.”
Gece Yarısı Treni - Matt Haig
Hayat ileriye doğru mu akar, yoksa geçmişe doğru mu?
Gece Yarısı Kütüphanesi’nde Nora, farklı seçimler yapsaydı hayatının daha iyi olabileceğine inanan ve pişmanlıklarıyla yaşayan bir karakterdi.
Gece Yarısı Treni’nde ise Wilbur, yaşamının son anında geçmişe doğru bir tren yolculuğuna çıkıyor ve hayatındaki en önemli anları bir hayalet gibi yeniden izliyor. Üstelik bu yolculuğun bir kuralı var:
Geçmişteki halinle asla konuşamazsın.
Wilbur’la birlikte kaçırılmış anlara, ertelenmiş sevgilere, söylenmemiş cümlelere ve fark edilememiş güzelliklere tanıklık ediyoruz.
Evet, Wilbur geçmişini değiştiremiyor.
Ama kitap da tam burada asıl sorusunu soruyor:
Geçmiş değiştirilemezse, onunla nasıl yaşarız?
Belki de cevap kabullenmektir.
Belki de bazı yaralar ancak onları yok etmeye çalışmayı bıraktığımızda hafifler.
Ben de Wilbur’la birlikte o trene bindim.
Hayatım bir film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden.
Hangi istasyonlarda fazla oyalanmıştım?
Hangi duraklardan aceleyle geçip gitmiştim?
Hangi sahnelerle yüzleşmeli, hangilerini olduğu gibi kabul etmeliydim?
Sanırım hepimizin zaman zaman yaptığı o sessiz hesaplaşmayı anlatıyor bu kitap.
Geçmişe dönüp hiçbir şeyi değiştiremeseniz bile…
Bugüne bakışınızı değiştirebilir misiniz?
Matt Haig bu soruyu insanın kalbine usulca bırakıyor.
Okuyunuz efendim.
Öğrenen, okuduğunu anlayan, kullanıcısını analiz eden, en derinden istediğin şeyleri yerine getiren muhteşem bir bilgisayar programı. Yapay zekanın başarıyla kodlanıp oyuna entegre edilmesi sayesinde bir silaha dönüşen, oyuncularını bağımlı hale getirip gerçek hayattan görevler veren bir oyun Erebos. Yapay zeka, distopya, hatta fantastik türlerinde izlediğim bir kaç yabancı dizinin tadını aldım okurken. Beni ikiye böldü desem yeridir. Sanki gerçek hayatı ayrı, oyun kısımlarını ayrı bir fantastik kitapmış gibi hissettim, okurken bile oyun olduğunu unutup kendimi böylesine kaptırmak endişelendirmedi değil. Oyuncularına son görevlerinde intihar etmelerini söyleyen ve bu yüzden yurtdışında bir çok çocuğun ölümüyle sonlanan oyun geldi aklıma sık sık. Siz ne düşünüyorsunuz bağımlılık derecesine varan bilgisayar oyunları için?
Müthiş akıcı, heyecanın hiç azalmadığı, gizem ve bilmece dolu kurgusuyla sevdiğim ve unutmayacağım bir kitap oldu. Oyun oynarken dahi insanın kişiliğinin nasıl değişebileceğini çok güzel anlatmış. Çocuklarımız için bir tehdidi anlatmış belki de. Yemek yemeyi, uyumayı unutup, arkadaş yerine tüm gününü pc başında geçiren çocuklar yok değil maalesef...
Keyifli okumalarınız daim olsun...
Kara Kule yolculuğunda gizemlerin katlandığı, fantastik kurgunun post-apokaliptik bir dehşetle tam anlamıyla evlendiği o muazzam duraktayım. Çorak Topraklar, serinin temposunu ve epik dozunu zirveye çıkarıyor.
Jake’in o akıl almaz geri dönüşü ve aramıza katılan sadık Oy ile birlikte Ka-tet sonunda tamamlanıyor. Roland’ın o buz gibi, saplantılı kalbinin bu yeni ailesi için nasıl titrediğini görmek harikaydı. Gül bahçelerinin büyüleyici kokusundan, dünyanın çürüyen ve deliren yüzü olan tekinsiz Lud şehrine geçiş ise tam bir atmosfer şöleni. Kadim robot Shardik’ten insanlığın ürkütücü teknolojik kalıntılarına kadar her sayfa sürprizlerle dolu.
Ve tabii ki o final... İntihar etmeye programlanmış, bilmece meraklısı süper bilgisayar tren Mono Blaine’in içine bindiğimiz andan itibaren nabız kontrolü yapmak imkansızlaşıyor. King bizi öyle bir uçurumun kenarında bırakıyor ki, zaman kaybetmeden bir sonraki kapıdan geçmek şart oldu.
Tekerlek dönüyor ve Kule artık çok daha yakın!
ilk bakışta paralel evrenler, gizemli tarikatlar ve açıklanması güç doğaüstü olaylarla örülü bir fantastik anlatı gibi görünür. Oysa romanın derininde çok daha sade ve çok daha insani bir soru vardır: İnsan, hayatının anlamını başka bir insanda bulabilir mi?
Roman 1984 yılında başlar; ancak kısa süre içinde bunun bildiğimiz 1984 olmadığı anlaşılır. Aomame, otoyolda yaşadığı sıra dışı bir olaydan sonra dünyanın değiştiğini fark eder. Gökyüzünde iki ay vardır ve gerçeklik küçük ama önemli ayrıntılarla farklılaşmıştır. Aomame bu yeni dünyaya "1Q84" adını verir. Buradaki "Q", İngilizce "question" yani soru sözcüğünü çağrıştırır. Artık yaşadığı dünya, kesinliklerin değil soruların dünyasıdır.
Aomame ve Tengo, romanın iki ana karakteridir. Çocukluklarında kısa bir anlığına kurdukları bağ, yıllar boyunca farkında olmadan hayatlarını şekillendirir. Murakami burada aşkı geleneksel anlamda işlemez. Aomame ile Tengo birbirlerini neredeyse hiç tanımamaktadır. Birlikte anıları, deneyimleri ve paylaşılan bir geçmişleri yoktur. Buna rağmen birbirlerine doğru çekilirler. Bu çekim fiziksel ya da romantik olmaktan çok metafizik bir nitelik taşır. İkisi de eksik parçalarını diğerinde bulmaktadır.
Roman ilerledikçe okur kendisini giderek karmaşıklaşan bir yapının içinde bulur. "Sakigake" adlı dini yapılanma, gizemli "Little People" varlıkları ve Fuka-Eri'nin yazdığı "Hava Koza"sı adlı metin birbirine bağlanarak gerçekliğin sınırlarını bulanıklaştırır. Ancak Murakami'nin amacı hiçbir zaman bu gizemleri tamamen açıklamak değildir. Little People'ın ne olduğu, hangi kurallara göre hareket ettiği ya da iki ayın neden ortaya çıktığı tam olarak öğrenilemez. Çünkü yazar için gizem çözülmesi gereken bir bilmece değil, insanın anlam veremediği şeylerle kurduğu ilişkinin sembolüdür.
Romanın ilk
1Q84 - 3. KitapHaruki Murakami · Doğan Kitap · 20172,337 okunma
İnsan hem çok karmaşık bir bilmece hem de eylemlerini ortaya çıkaran basit yasaların toplamından ibaret sıradan bir varoluş. İnsan olmanın ironisi bu diyalektikte oyun oynamak.
Kitap incelemesi için mekan arıyordum. Bir kafe olmazdı. Bir kütüphane fazla güvenliydi. Bir kitapçı ise fazla kolay bir tercih gibi geliyordu. Bir süre İstanbul'un içinde dolaştım. Sonra yolum Dolmabahçe Rıhtımı'na düştü.
Deniz’in kenarında durup karşı kıyıya baktım. Burası yalnızca bir kıyı değildi. Türkiye'nin hafızasında yeri olan bir mekandı. Geçmiş burada sessizce durmuyor, ara sıra ayağa kalkıp kendini hatırlatıyordu. Bir zamanlar gençlerin tarihe müdahale ettiği bu taşların üzerinde şimdi başka bir geçmişi konuşacaktım. Bu kez siyaset değil, edebiyat vardı masada. Daha doğrusu, edebiyatın geçmişle kurduğu tuhaf ilişki.
Tam o sırada aklıma Murat Menteş'in Tanpınar'a Huzur Yok'u geldi.
Doğru yer burasıydı.
Çünkü bu roman da geçmişle bugünün çarpıştığı bir alanda kuruluyordu. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın adı romanın üzerinde bir yıldız gibi duruyordu ama hikaye sürekli bugünün içine akıyordu. Hafıza ile hareket, kültürel miras ile güncel kaos aynı sayfalarda dolaşıyordu.
Fakat sonra başka bir sorun çıktı karşıma.
Bu incelemeyi tek başıma yapmak istemiyordum.
Romanın kendisi zaten kalabalıktı. O halde neden kahramanlarını da çağırmayayım?
Zihnimde kitabın kapağını açtım. Karakterleri Dolmabahçe Rıhtımı'na davet ettim.
Bir süre sonra yalnız olmadığımı fark ettim.
Başkahraman yanıma geldi. Ardından diğerleri belirdi. Kimisi meraklı görünüyordu, kimisi kuşkucu. Birkaçının yüzünde ise ancak Murat Menteş romanlarında görülebilecek türden bir rahatlık vardı. Sanki hayatları boyunca tuhaflıklarla karşılaşmışlar ve artık hiçbir şeye şaşırmamaya karar vermişlerdi.
Hep birlikte rıhtımın taşlarına oturduk.
İlk sözü ben aldım.
Şunu merak ediyorum, dedim. Bu romanın asıl meselesi gerçekten Tanpınar mı?
Başkahraman hiç düşünmeden cevap verdi.