Çağdaş Türk bilimkurgusunun kadın bakışından süzülen yenilikçi anlatılarını bir araya getirerek yalnızca hayal gücünü değil aynı zamanda toplumsal bilinçaltımızı da yokluyor. Yapay zekânın denetimden çıkabileceği olasılıklarla açılan Sümerli rahibelerden, cinsiyetin ötesine geçen uzaylılarla yapılan ilk temasa; hafıza boşlukları, kimlik dönüşümleri ve genetik devrimler eşliğinde şekillenen bu öyküler, teknolojik ütopyaların arkasındaki insanî çatlakları da ifşa ediyor. Kadın yazarların kaleminden çıkan bu öyküler, bilimkurgunun hem edebi hem felsefi potansiyelini cesurca sergileyerek Türkiye’nin bilimkurgu evreninin gelişimini sağlaması için özgün bir katkı sunuyor.
Sümer Rahibesi (Özlem ERTAN); %100 yerli bilimkurgu öyküsünde yapay zeka destekli bilgisayar oyunlarında mitlerden beslendiği bir dönemde geçiyor. Ay Savaşçısı Türk uyarlamasında Beril'in eşdeğeri olabilecek Sümer Fahişesi Puabi'nin yapay zeka sayesinde kontrolde çıkabileceğini gözler önüne seriliyor. Öykü okudukça kullanılan teknoloji yerine Megaman animesinde geçen boyutsal alan denilen dışbükey şeklindeki yarım cam kürenin içinde üç boyutlu alan şeklindeki oyun teknolojisi geliştirebilir. Boyutsal alana USB soketi gibi bir teknoloji araçla entegre olunabilinir.
İnsanca Bir Ziyaret (Seran DEMİRAL); %100 yerli bilimkurgu öyküsünde insanları ziyarete gelen kabulgan (şekil değiştiren) uzaylı türü, insanların içinde cinsiyet ayrımı yapmadan erdişi olarak onlarla ilk teması gerçekleştirince hayalleri birbir kırıldı çünkü insanlar, istediklerine göre cinsiyete dönüşen uzaylıya aşkı ve sevgiyi cinsellik üzerinde anlatmışlar. Aslında burada kendimize bir öz eleştiriyi yapmalıyız çünkü kendi sorunlarımızdan kaçmayı beceriyoruz ve bu da bizi geliştiremiyor. Belki de kadınların erkekleri nasıl gördüklerini bu
Jean Baudrillard’ın okuduğum ikinci kitabı olsa gerek Simülakrlar ve Simüslasyon. Baudrillard’ın anlaşılması güç olduğu konusunda hemen hemen herkes hem fikirdir. Peki benim gibi alan bir dışı biri Baudrillard’ı anlamak için gereken çabayı sarf etmeli midir? Çünkü açık olan durum şudur: Baudrillard’ı anlamak için okuma eylemi sırasında oldukça yavaş ve hassas davranmak gerekiyor, ayrıca bunun yanında bolca başka eserler de okumak gerekmektedir. Bu taşın altına elimi sokar mıyım emin değilim; lakin bu taş kaldırılabildiğinde çok güzel şeyler açılacakmış gibi hissederim. Bu sadece ilkel basit bir his ve Baudrillard’ın konuları anlatırken ortaya koyduğu bazı modellerden/örneklerden etkilenmem sonucunda böyle bir yargıya vardığımı düşünüyorum.
Genel olarak çokta tercih etmesem de bu kitabı okuduktan sonra biraz bakınmak istedim. Açıklayıcı manipülasyona yol açmadan bu eserin daha iyi anlaşılmasını sağlayacak bir kaynak var mıdır diye. Bu bağlamda çok kısa bir sürede Oğuz Adanır’a denk geldim. Elimizdeki kitabın da mütercimi kendisi olmasından dolayı ulaşılabilecek en doğru kişiyi bulmuş sayarım kendimi. Çünkü her ne kadar işini en doğru şekilde yapmaya çalışsa da bu meslekten biri mecburen son okuyucuya kendi Baudrillard’ından ya da kendi müellifinden bir şeyler satar. Ayrıca kendisinin Baudrillard kitaplarını profesyonel bir iş olarak çevirmenin yanında kendisine bir muhabbet de beslediğini görüyorum. Bu durumda da kişi sevdiğinin anlaşılmasını ister teziyle daha da ilgiyle takip edeceğim dediklerini.
Oğuz Adanır’ın Youtube’da bulunan yaklaşık 3 saatlik ders serisinden notları buraya yazmış olacağım. Açıkçası zihin yorucu bir faaliyet olmasından dolayı ve kronolojininin kaybolmasından dolayı Baudrillard’ı okuyup kendimden olan fikirleri buraya nasıl aktarabilirim emin
Cinsiyet Belası, son zamanlarda feminizm ve toplumsal cinsiyet araştırmalarını içeren okumalarımın içinde kendini akademik dille belli eden eserlerden bir tanesi oldu. Butler'i ilk kez tanıdığım bu eser bana birçok kazanıma ve kendimce kimi farkındalıklara ulaşmamı sağladı. Feminizm ve toplumsal cinsiyet araştırmaları son 50 yıla nazaran çok daha fazla artmış durumda. Bu harikulade bir durum. Önceki zamanlarda toplumsal cinsiyetin ya da feminizmin adını anmak bile bir "öcü" etkisi yaratırken şimdi üniversitelerde bunun üzerine odaklanmış olan akademik birimlerin bile olması gerçekten insanı gelecek için umutlandırıyor. Fakat şunu da unutmamamız gerek. Akademik çalışmalar kadar toplumsal alanda yapılan faaliyetler de son derece önemli olup, toplumumuzdaki toplumsal cinsiyetin ve ataerkilizmin altında ezilmiş olan insanlara farkındalık kazandırmak da bir o kadar önemli bir mevzu. Çünkü bu baskı altında mağdur olan herkes akademik bir dile alışık olmayabiliyor. Bu günümüzde öyle kritik bir konu ki, akademik açıdan en düşük seviyede olan ataerki mağduru insana bile bunu ulaştırmak da gerçekten aşırı önemli. En azından bu akademik çalışmalar akademik çevreler içerisinde kalmamalı, gerekirse bu gibi çalışmaları okuyup en azından bir nebze bile olsa kavrayan insanlar çevresindeki akademik açıdan düşük seviyede kalmış (ya da bırakılmış) ataerki mağdurlarına bunu anlayacakları dilden anlatmalı, ulaştırmalı. Ben de şahsen üniversitede okusam da akademik çevrelere tam anlamıyla yetecek kadar bir kavrayış yeteneğine sahip değilim. Ama elimden geldiğince bunu en azından kendi çevrem açısından ataerkiye maruz kalan tüm kesimlere dilim döndüğünce anlatmam şart. Çünkü gerçekten bir toplum bu şekilde değişiyor. Yaşadığım şehirde LGBTİ+ bireyler üzerine olan bir oluşuma dahilim. Zaman