İPEK YOLU MODA PROJESİ Dünyanın bilinen "Türk Desenli" İlk Pantolonu Alman Arkeoloji Enstitüsü'nün Avrasya Bölümü'nün Pekin şubesinin dünya çapında çok sayıda kurumla birlikte yürüttüğü bir araştırma projesidir. Araştırma, Doğu Asya'da 3.000 ila 1.000 yıl önce giyim ve mobilyalara odaklanıyor. 2013'ten 2016'ya kadar proje, "Nesnelerin Dili - Sosyal Gelişmeler Bağlamında Maddi Kültür" teklif çağrısının bir parçası olarak Federal Eğitim ve Araştırma Bakanlığı tarafından finanse edildi. Binlerce yıl önce ölen Tarım Havzası sakinlerini Batı Çin'deki müzelerde görenler onları asla unutmayacaktır. Aşırı kuraklık onları ve eşyalarını çürüme ve kayıptan kurtardı. Mumyalanmadılar, bu yüzden mumyalanmadılar, bandajlanmadılar veya Mısır'daki gibi bağlanmadılar. Yas tutanlar onu giydirdiler, yeni saçlarını yapıp son yattığı yere yatırdılar ve bugün hala yararlı ve değerli olduğunu düşündüğümüz şeylerle birlikte mezara gömdüler. Şeylerin özelliklerini ve etkilerini ne kadar yakından analiz edersek, o zamanlar insanlar için ne anlama geldiklerini daha iyi anlayabiliriz. Giysileri de korunmuştur. Giysiler erkeği yarattığı ve birçok kişisel özellik gösterdiği için, geçmiş bir çağdan insanlarla gerçekten tanışma izlenimi özellikle güçlüdür. Görünüşe göre tek yapman gereken onu uyandırmak. Prof.Dr.Mayke Wagner, 2019 *** Turfan Yanghai Sitesi Doğu Türkistan- (burada sürekli batı çin vurgusu yapılıyor oysa anılan tarihlerde buralar İskit-Saka,Hiung Nu (Hun) , Göktürkler ve Türk Boylarının egemenlik ve kültür alanlarıydı) -buluntuları giysi (binici pantolonu )ve eşyalar üzerinde desen ve motiflerin de Türk desenleri olduğunu yazmayı nedense unutuyorlar.Doğu İran Oxus Uygarlığı diyorlar ki aynı şeyleri tekrarlamaya gerek yok Oxus’un ötesi tarih boyunca İskitya-Turan-Türkistan
Geh nedîm-i nedem etdin beni geh mûnis-i gam Nedir ey çarh-ı sitem-cû bana kasdın bilmem Gâh dûçâr-ı anâ gâh giriftâr-ı mihen Gâh pâ-bend-i belâ gâh esîr-i mâtem Nişledim neyledim ey Zâl-i kühen-sâl sana Yohsa Sührâb mı sandın beni yâhud Rüstem Sunmadıñ bir dolu meclisde baña kim âhir Katre katre kan olup dökmedi anı dîdem Budur ey çarh-ı sitem-cû bilirim âyînin Koma sen ehl-i dili kim kıla râhat bir dem Sen Süleymân’a vefâ etmediñ ey kîne-sigâl Kim ana râm idi dâd ü ded ü dîv ü âdem Dil-i erbâb-ı sühan kandır eliñden dâ’im Çeşm-i ashâb-ı hüner cûy-ı belâdır her dem Hâtırım nergis-i dilber gibi hem-vâre sakîm Meşrebim turre-i cânân gibi dâ’im derhem Ciğerim lâle gibi âteş-i gamdan pür-dâğ Gözlerim ebr gibi eşk-i belâdan dolu nem Hâsılı cânıma kâr etdi cefâ vü cevrin Kalmadı bende daha tâb-ı elem tâkat-i gam Osman Nevres
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Firkatnâme Bir şeb ki hicrin ile yine bağrım odlara, Düştü gönül, perîşân olup kaldı yâdlara. Gittin; ardından ömrümün iklîmi güz oldu, Yaprak yaprak döküldü hayâlim murâdlara. Bir sen değildin aslında kaybolan ufkumda, Sensiz ben de karıştım unutulmuş diyârlara. Her dem adınla açtı içimde bin eski yara, Merhem diye uzandım yetişilmez bahârlara. Deryâ misâli coşsa da gözlerimde hasret, Ermedi bir damlası sen diye kurak çöllere. Mecnûn'a sordum aşkı; dedi: "Yol budur ey dil, Vuslat bir anlık ziyâdır, aşk mahkûm yıllara." Ben derdimi geceye, gece sessizliğe verdi, Sessizlik aldı götürdü cevapsız suallere. Bir gün olur da dönersen bil ki değişen yok; Hâlâ adın yazılıdır gönlümdeki taşlara. Lâkin ne sen eskisisin, ne ben o eski ben; Zaman da secde etmiş geri dönmez kararlara. Ey yâr, ayrılık sandığın şey yalnız mesâfe değil, İnsan bazen en çok severken düşer firkatlere.
Şiir
Bu zevk u sefa sürer mi böyle...
"Bu zevk u sefa sürer mi böyle, Her dem fanidir gün olur biter..." Gönül mülkünü zevk u sefaya feda edenlerin en büyük yanılgısı, zamanın o acımasız ve doğrusal akışını unutmasıdır. Ne bu dünyadaki lütuf kalıcıdır, ne de o lütfun verdiği sarhoşluk. Makamların, ünvanların ve maddiyatın geçici gölgesine sığınanlar, bir gün o gölgenin çekileceğini asla hesaba katmazlar. Oysa hayatın asıl dengesi, zevkin muvakkat (geçici) parıltısında değil, geride bırakılan "şahsiyet" ve "eser mirasında" gizlidir. Hakiki liyakat sahibi bir insan, ne sefanın rüzgârına kapılıp savrulur ne de o zevkin bitişinden korkar; çünkü onun sermayesi fani olan değil, baki kalacak olan erdemlerdir. Ehl-i irfanın dediği gibi: "Bu da geçer yâ Hû..." İnsanın bu fani döngüde zevk u sefa yerine, kalıcı bir "nefes" ve anlam arayışına yönelmesi ruhun en büyük tekamülüdür. Zevk u sefanın geçiciliğini ve asıl olanın kalıcı bir iz bırakmak olduğunu, manzum olarak kaleme alalım: Geçer Bu Devran Sefanın rüzgârı estikçe eser, Zannetme ki her dem hep böyle gider. Zamanın tırpanı bir gün biçince, İkindi gölgesi silinir o gün. Makamlar, ünvanlar, saraylar fani, Aldatır insanı bu süslü yanı. Dolunaydan hilale dönerken ömür, Vakit tamam olur ay görünmez o gün. İnsaniyet tahtında her kim otursa, Liyakat mülkünden payını alır Sefanın sonu mu? Koskoca yalan! Her fani toprağa belenir bir gün.
Babadağ’ın Eteklerinde Muhabbet Üzerine
Geçen yıl ağır yalnızlık hissiyle savaşırken insanın kalabalıklar içinde nasıl da sağır edici bir gürültüye maruz kaldığından dem vurmuştum. Şimdi Babadağ’ın eteklerinde esen rüzgârın serin ve telaşsız ritmine bırakırken kendimi, zihnimde yepyeni bir pencere aralanıyor. Hayatın zorunlu koşturmacalarından, mesailerden, rutinlerden tamamen sıyrıldığımız geniş zamanlarda insan gökyüzünün sonsuzluğuyla beraber karşısındakinin içini de çok daha berrak görebiliyor. Hani kelimelerin gürültüden sıyrılıp hakiki bir anlama dönüştüğü ince bir çizgi vardır ya. İşte muhabbet tam da sınırda başlıyor. Muhabbet yalnızlıktan kaçmak için uydurduğumuz geçici oyalanmalardan çok farklı. Oyalanmak içimizdeki boşluğu ne pahasına olursa olsun doldurma telaşıyken, muhabbet aynı boşluğu iki kişiyle, omuz omuza seyredebilme cesaretidir aslında. Gerçek bir sohbetin içinde sessizliği bastırmak için sarf edilen sahte kelimelere hiç yer kalmıyor. Karşındakinin gözünün içine bakarak edilen sahici iki çift laf, insanın kendi içindeki görünmez cepheleri bir süreliğine de olsa ateşkese zorluyor. Bilirsiniz ki en derin muhabbetler insanın kendi yalnızlığıyla barıştığı anlarda filizleniyor. Kendiyle kalmayı öğrenememiş birinin bir başkasına sunabileceği yegâne armağan kendi gürültüsü oluyor genelde. Fakat Babadağ’ın ulu ve göğe uzanan sessizliğinde, insanın kendi iç sesini duyabildiği bir yerde edilen sohbet, iki ruhun birbirine dolaysız temasına dönüşüyor. Bir düşünceyi, bir anıyı ya da anlık bir hissi karşındakine usulca bırakmak ve bir başka kalpte yankı bulduğunu görmek gerçekten paha biçilemez. Artık esas mesele yalnızlığı yenmekten ziyade beraberce paylaşılabilir, yaşanabilir kılmaya evriliyor. Yalnızlık kendimizi duyamayacak kadar büyük bir gürültünün içinde kaybolmaksa, muhabbet tüm
Hayata Dair
Lakırdı
Öze dönmek denmeyedursun bir kara delik peyda olur ki ansızın, tenasül uzvunu dut yaprağıyla örtmüş bir Adem'den, rönesans tablolarındaki elma göğüslü Havva'ya, mal otlatan çobandan, sunağa yatırılan kurbana, sayısız imgeyi yutar. Hakikaten sayısız imge. Belki aralarında ufku işaret eden sarkık bıyıklı, börklü bir Tanrıkut Mete bile vardır. Ya da ayaklandırdığı köylülerle katolik klerjisini kılıçtan geçiren bir Florian Geyer... Eh haliyle sorar düşünen (sormalıdır düşünen), bu öz nedir, neyin nesidir, kişi bu öz denilen neyse ondan niçin nasıl uzaklaşmıştır ki bir de ona geri dönmekten bahis açsın. Açtığında da kolektif bilincin imgelerini ve dahi kendi imgelerini yutan bir kara delik peyda olsun. Bin kere değişmiş köyünü sanki hiç değişmemiş gibi hep aynı biçimde bulmayı hayal eden muhafazakar... Mücadele edebileceği zalim bulamadığında ne yapacağını şaşıracak devrimci... Kuşandıklarından, örtündüklerinden ötürü tenini unutan, sonra hatırlar gibi olup tüm libaslarını soymaya yeltenen kürklü kişi... Cavlak cavlak gezindiği yetmiyormuş gibi çıplak teninin de altındaki bir şeylerden dem vurmaya çalışan deli... Var mı âlemde özden, öze giden yollardan bahis açmayan kişi? Tanık olan demez mi bu ne tuhaf iştir bu nice biliştir? Der tabi.