Daha önce Sabahattin ali'nin romanlarını okuyuo sevdiğim için, öykülerini de denemek istedim ve Sabahattin ali'den okuduğum ilk öykü kitabı, için de masalların da yer aldığı Sırça Köşk oldu.
Kitapta taşlamalar çok yoğun, bu sebeple uzun bir süre de yasaklanmış, toplatılmış, ve Sabahattin Ali'ye karşı olumsuz görüşlerin de pekişmesini sağlamış. Gerçekten de bu kitapta çok yoğun bir yergi söz konusu. Tabii ki gerçekten var olan bir durumun yerilmesi gereklidir, belki o zamanlar daha ciddi olan sorunları bugün anlamadığım için de bu kadar yergiyi abartılı bulmuş olabilirim, ancak böbrek, dekolman ve cankurtaran öykülerindeki sağlık sistemi yergisi, bir doktor olarak beni rahatsız edecek boyuttaydı. Böbrek öyküsünde, devletin hastanesinde sıra olması gerçekten doktorun suçu muydu? Belki öykülerin yazıldığı 1946'lı yıllarda, doktorlar, hastaları hastaneye daha uzun süre yatırıp 'köşklerine pembe karo döşemeye' çalışıyorlardı, ama doktorları anlattığı sosyal konum günümüzdekinden o kadar farklı ki, kitabın günümüzdeki durumdan haberi olmayan birinin eline geçip her şeyi yanlış anlamasından korktum.
Ben bu öykü kitabı üzerinden Sabahattin Ali'den roman ve öykü okumayı karşılaştıracak olursam, Sabahattin Ali'nin kesinlikle bir romancı olduğunu düşünüyorum. Öykülerinin edebi bir amaçla değil, ancak bir taşlama, bir değindirme amacıyla, hızla sonuna akar şekilde yazıldığını hissettim.
En hoşuma giden öykü Katil Osman oldu. Sözcüklerin ve inancın insan üzerindeki gücü çok güzel anlatılmıştı.
Cıgara öyküsü, gerçekten gördüğü bir enstantaneyi ölümsüzleştirmek için yazılmış diye düşünüyorum. Karakterler Bukovski'yi anımsattı.
Çilli öyküsünde, 'kötü yola düşmesin' diye evlendirilen kadınların, kötü yola düşmek dahil her şeyin başlarına gelebileceği ve karşılık veremeyecekleri