Öncelikle söylemeliyim ki, bu incelemenin içerisinde kitaptan alıntılar olacaktır spoiler istemeyenleri uyarıyorum.
Sokakta önlerinden geçip de hiç görmediğimiz veya görmezden geldiğimiz, gündelik hayatımızın akışına yetişmeye çalışmaktan 'kim bilir neler yaşadı, neler yaşıyor?' diye haklarında hiç düşünmediğimiz insanların hikayelerini bir şiir gibi, bir şairin ağzından okuyoruz. Ya da okuduğumuzu düşünüyoruz, ya da okuduğumuzu düşünmemizi isteyen Mine Söğüt kalemine boyun eğiyoruz. Efsun dolu bu hikayede, büyülenip boyun eğmekten başka şansımız da yok zaten.
Daha anne karnında hayata talihsiz başlayan ve yakasını bırakmayan bu talihsizlikle yaşamını sürdüren, sevdiği adam onu başkalarına satmayı bıraksın diye kendi bacaklarını kesen Efsun Abla.
Geçmişinde kim olduğunu hatırlamadan, yeni bir hayata gözlerini açan Adnan Abi.
Bedenini satarak acılarını da sattığını düşünen madde bağımlısı Hülya.
Yeni doğmuş ve doğması ile çöplüğe bırakılması bir olmuş Matruşka bebek.
Ve bir sabah uyanıp; kurulu düzenini, evini, işini, karısını ve çocuğunu terk edip intihar etmeyi düşünürken, bu sokak insanlarına rastlayan ve onlardan biri olan şairimiz Musa..
Kim olduklarını söylemesi kolay da, konu yaşadıklarını anlatmaya gelince ne dilim varır konuşmaya ne de kalemim yeter anlatmaya.. En iyisi; kendi düşüncelerim arasına serpiştirdiğim alıntılarla anlatmaya çalışayım..
Bazı yıkımlar.. Koca koca şehirlerimize sığdıramadığımız bu hayatların üzerlerine yıktığımız umutlar gibi, kolay mı virane bir binayı, bir sokağı, bir mahalleyi, bir şehri, bir medeniyeti yıkmak? Kolay mı kimsesiz sokak insanlarını karanlığın içine bırakmak?
"Sistem içine içine devamlı çöküyor. Yeryüzünde gördüğümüz her şeyin temelinde bir enkaz. Tüm medeniyetler kendilerinden önce yıkılmış başka medeniyetler