küçükbey, tokya’da büyümüş ama ailesi tarafından çok sevilmeyen hatta umutsuz vaka olarak görülen bir karakterdir. annesi ve babası öldükten sonra, abisi küçükbeye eğitimini tamamlayabilecek kadar mirastan pay verir ve ortadan kaybolur. üniversiteyi bitirdikten sonra taşrada bir bölgeye matematik öğretmeni olarak görevlendirilir. saf, dürüst ama bir yandan da kaba bir üslubu vardır. başladığı okulda öğretmenler, öğrenciler ve yerel halkın entrikalarına, dedikodularına, ikiyüzlülüklerine maruz kalır. hayata farklı bir gözle baktığı için bu ortamda yalnızlaşır.
çocukluğundan beri ona destek olan, kendi çocuğu gibi seven anne ve babası ölmeden önce evlerinde hizmetçilik yapan Kiyo detayı var bir de. bağları hiç kopmaz ayrı yerlerde olsalar bile birbirlerine mektup yazmaktan vazgeçmezler.
roman birey-toplum çatışması, ahlak ve dürüstlük gibi konuları ele alır, oldukça akıcı ve mizahi bir yönü de var.
mart ayının üçüncü kitabı bir çırpıda bitti, hem çok akıcı hem de okurken birden ne oluyoruz yahu? dedirtiyor hayal ve gerçek arasında. olay bir trende geçiyor ve tren ilerledikçe karakterlerin iç dünyasına yolculuk başlıyor, geçmişle yüzleşiliyor karakterler parça parça ipuçlarıyla birlikte birbirlerine bağlanıyor ve dışardan bir gözle kimlik analizleri yapılıyor. yazar kendi mizacında charles dickens’ın oliver twist’ine gönderme yapıyor bunu aşırı sevdim mesela :)
•ne de olsa insan kendi ışığını ona yansıtan kaç kişi tanırdı ki? insanlar daha çok meşaleye benzerdi, bir esintiyle sönene dek yanarlardı.
popüler kültürün kölesi olmayacağım diyerek direnebildiğim kadar direndiğim ama sonunda okuma grubunda seçildiği için gafil avlandığım bir kitabın yorumuyla geldiimmm.
fahrenheit distopya-bilim kurgu türünde bir eser, hatta başyapıtlarından birisi, 200 sayfa çerezlik gibi görünebilir ama kalıcılığı ve konu bakımından başarısı gayet yüksek bence.
topluma ayak uyduran ve bireyselliği yok sayıldığı için tüm baskılara başkaldıran karakterler mevcut. bilgiye sonsuz kucak açan ya da reddeden diyerek de ayırabiliriz karakterleri.
meslekleri itfaiyecilik olsa bile görevleri yangınları söndürmek değil kitapları yakarak karanlık bir geleceğe zemin hazırlamak… ama içlerinden biri değişimin kendisinin uyanışıyla başlayacağının farkında.
zaman zaman okurken george orwell’in 1984’ünü anımsamadım değil. ikisinde de baskıcı bir rejim mevcut ama fahrenheit da kitap yakma metaforu üzerinden daha çok düşünce kontrolü, özgürlük, bilginin dağılmasını engelleme üzerinde yoğunlaşılmış. 1984’ü sevdiyseniz bunu da seversiniz bence. işleyişiyle, kurgusuyla en çokta anlamıyla kalbimin odacıklarında yerini aldı.
amerikan sargısı, fakir baykurt’tan okuduğum ilk eser.
kitaba başlamadan önce yazar hakkında bilgi edinirken, eski dönemleri, anadoluyu vs. ele alması acaba okurken beni sıkar mı,yavaş ilerler mi diye düşündürmüştü ama başladığımda sayfaların akıp gitmesi bu tezimi çürüttü açıkcası.
hiç insan kendi toprağında başkasının buyruğuna girer mi?
eser, 1950 yıllarında abd tarafından yapılan yardımlara gönderme yapmaktadır.
anadolunun köylerinden birisi örnek proje olarak seçilir, köyün orjinal ürünleri, hayvanları, tepeleri hatta adı bile “yenilik” adı altında rafa kaldırılır ve köylüyü dış güçlere gebe bırakır. çevre köylerin bu durumu kıskanmasıyla, kızılöz iyice havaya girse bile toprak dışardan gelen ürünü kabul etmez, verimli olan yer verimsizleşir. içinde bulundukları “kötü gidişatın” farkına varınca harekete geçmek isterler ama yeni, eskisi gibi olur mu?
Aziz Bey Hadisesi; Ayfer Tunç’tan okuduğum ilk, ocak ayının ise ikinci kitabı.
Olaylar üçüncü tekil şahıs tarafından anlatılıyor.
Okuduğumuz bir aşk hikayesi, yalın bir anlatım fakat hissettirilen yazılanların çok ötesinde.
Seven, sevilmeyi bekleyen, sürekli yalnızlık hissi çeken, yardımcı karakterlerin bile ön plana çıkabildiği bir eser…