Kimi zaman yaşadığım mutluluk nedeniyle derin bir hüzne kapılıyordum çünkü iyi biliyordum ki, sürekli olamazdı bu mutluluk. Rahatlık ve ferahlık içinde nefes alıp vermek bana göre değildi, bana acılar ve telaşlar gerekiyordu. Öyle seziyordum ki, günün birinde bu güzelim düşlerden uyanıp kendimi yine yalnızlıkların kucağında bulacak, başkalarının dünyasında, beni salt savaşın ve tek başınalığın beklediği, huzurun ya da yaşama katılmanın söz konusu olmadığı soğuk bir dünyada yapayalnız kalacaktım.
O zamanlar elime bir ada geçirmiş, dirlik düzenliğe kavuştuğumu sanmıştım. Ama zaten böyle olmuştu hep, daha belli bir duruma ısınmadan, bir düşün doğru dürüst keyfini çıkarmadan, bu düş sararıp solmuş, bir anda silinip gitmişti.
Sınıfsal bir temsile dönüşmüştü kültür; edebiyatıysa eğitimli insanlar kendilerini sahte duygusal yolculuklara çıkardığı, sonra da okumaktan hoşlandıkları duygusal yolculukları yaşayan eğitimsiz insanlardan kendilerini üstün
görmelerine izin verdiği için fetiş haline getirmişti.
“Daha fazla kadının erkek şiddetine, baskıya ve toplumun patriyarkal denetimine karşı mücadele etmesi gerekiyor. Lorena Bobbit ve Aileen Wuornos'un eylemlerinden ve Valerie Solanas'ın sözlerinden öğreneceklerimiz var. Eğer daha fazla kadın kendilerine zarar veren erkeklere karşı veya Valerie Solanas'ın durumunda olduğu gibi patriyarkanın kendisine karşı mücadele etselerdi erkekler kadınları düzenli bir biçimde dövmeden, onlara tecavüz etmeden ve onları öldürmeden önce bir defa daha düşünürlerdi.”