Devlet denilen varlık, üst katları geniş pencereli, yüksek tavanlı geniş aydınlık odalara sahip, alt ve bodrum katlarında ise kasvetli, nemli, dar neredeyse tamamen penceresiz, büyük bir kale gibi görünmemelidir.
"— Siz de bodrumla bozmuşsunuz! Bodruma inerken içim korku, kuruntu doluydu. Daha çok sizi kaybettiğim için dünyada kimsesiz kalmanın üzüntüsünü çekiyordum. Bodruma inerken, “Şimdi bastıracak... Düşecek miyim, düşmeyecek miyim?” diye düşünüyordum. Bu kuruntu o... kurtuluşu olmayan ıspazmozu boğazıma sapladı. Yuvarlanıverdim tabii. Bütün bunları, hatta ondan önce sizinle konuşmamızı, o günün arifesinde akşamleyin kapı önünde, size korkumu ve bodrum hakkında söylediklerimi Doktor Herzenstube’yle Sorgu Yargıcı Nikolay Parfenoviç’e bir bir anlattım, onlar da tutanağa geçirdiler. Buranın doktoru, Bay Varvinski de herkese, bu halin düşünceden, yani “Düşecek miyim, düşmeyecek miyim?” kuşkusundan ileri geldiğinde ısrar etti. Oldu zaten. Bunu da öyle yazdılar. Buna, duyduğum korku neden olmuş."
Şafak yaklaşıyordu. Yoltaşı Hanı sessizlik içindeydi ve bu üç kısımlı bir sessizlikti.
En belirgin kısım etrafta bir şeylerin eksikliğinden kaynaklanan engin, yankılı bir sükunetti. Eğer bir fırtına çıksaydı yağmur damlaları hanın arkasındaki selase sarmaşığına pıtır pıtır düşerdi. Gök gürültüsü homurdanıp gürler ve güz yapraklarının savrulması gibi sessizliği yoldan aşağı süpürür giderdi. Eğer odalarında yavaş yavaş uyanmaya başlamış yolcular olsaydı, bunlar gerinip söylenerek sessizliği bölük pörçük, unutulmaya yüz tutmuş rüyalar misali dağıtırlardı. Eğer müzik olsaydı... ama hayır, müzik falan yoktu elbette. Aslında bu şeylerin hiçbiri yoktu ve o yüzden sessizlik yerini koruyordu.
Yoltaşı'nın içinde saçları koyu renk bir adam arka kapıdan usulca içeri girip kapıyı ardından kapadı. Zifiri karanlkta ilerleyerek mutfağı sessizce aştı, ortak salonu katetti ve bodrum merdiveninden asağı indi. Ağırlığı altında gıcırdayıp iç geçirebilecek gevşek kalaslardan uzun tecrübelerin bahsettiği bir rahatlıkla sakındı. Yavaşça attığı her adım yerde belli belirsiz bir tıp sesi çıkartıyordu. Bunu yaparak kendi küçük, kaçamak sessizliğini daha büyük ve yankılı olana eklemekteydi. Bu ikisi bir tür karışım, bir tezat yaratıyordu.
Üçüncü sessizliği fark etmek kolay değildi. Yeterince dinlerseniz onu pencere camının soğuğunda ve hancının odasının sıvalı duvarlarında hissetmeye başlayabilirdiniz. Bu sessizlik sert ve dar bir yatağın ayak ucundaki koyu renkli bir sandığın içindeydi. Ve orada hareketsiz yatarak yaklaşan şafağın ilk solgun ışıklarını seyreden adamın ellerindeydi.
Adamın ateş kadar kızıl saçları vardı. Gözleri koyu renkli ve dalgındı. Uyumaya dair ümitlerini uzun zaman önce yitiren birinin o boyun eğmiş havasıyla yatmaktaydı.
Yoltașı onundu, tıpkı üçüncü sessizliğin de onun
Ülkenin büyük bir kısmının böyle cehalet içinde kalmasına katlanmak ayıp, uygarlık nurlarıyla ışıklanan her insanın buna ilgisiz kalması, bir cinayettir. Devlet denilen şey, yukarı katları geniş pencereli, yüksek tavanlı, bol havalı ve aydınlık; aşağı ve bodrum katları ise karanlık, rutubetli, dar ve penceresiz bir şato değildir.