Merhabaaa,
Antoine de Saint-Exupéry’nin ellerinden çıkan Küçük Prens, sadece bir çocuk kitabı değil; yetişkinlerin tozlu raflara kaldırdığı kalplerini bulmaları için yazılmış bir pusula gibidir. Onu her okuyuşumda, sanki B-612 asteroidinden kopup gelen bir dostla yeniden karşılaşıyormuşum gibi hissediyorum.
Kitabın en meşhur cümlesi olan "İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir; gerçeğin mayası gözle görülmez," aslında tüm hikayenin özeti.
Küçük Prens, kendi gezegenindeki o tek gülüyle olan karmaşık ilişkisinden kaçıp evreni dolaşırken, aslında bize "değer vermenin" ne olduğunu öğretiyor. Biz yetişkinler rakamlarla, mevkilerle ve "ciddi" işlerle o kadar meşgulüz ki; bir çiçeğin neden dikenleri olduğunu ya da bir gün batımının neden hüzünlü olduğunu sormayı çoktan unuttuk.
Küçük Prens’in uğradığı her gezegen, aslında modern insanın birer hapishanesi:
Kral: Otorite tutkumuzu,
Sanatçı/Kendini Beğenmiş: Alkışa olan açlığımızı,
Sarhoş: Utançlarımızdan kaçma döngümüzü,
İş Adamı: Sahip olma hırsıyla kaybettiğimiz zamanı temsil ediyor.
Küçük Prens her defasında o masum şaşkınlığıyla "Büyükler kesinlikle çok tuhaf," derken, aslında aynayı bize tutuyor. Biz ne ara bir çiçeğin kokusunu içimize çekmek yerine, banka hesaplarımızdaki sıfırları saymaya başladık?
Tilki ile Küçük Prens’in karşılaşması, edebiyat tarihinin en saf dostluk tanımıdır. Tilki ona "evcilleştirmenin" bağ kurmak olduğunu anlatır.
"Eğer beni evcilleştirirsen, birbirimize ihtiyacımız olacak. Sen benim için dünyada tek olacaksın, ben de senin için..."
Bu bölümü her okuduğumda, hayatımdaki insanların ve anıların neden "özel" olduğunu bir kez daha anlıyorum. Emek verdiğimiz, zaman harcadığımız her şey bizim için dünyadaki benzerlerinden ayrılır. Tıpkı Küçük Prens'in gülü gibi; o gül milyonlarca