“Çabuk şeyler ucuzdur. Kendin için bir fiyat biç. Nezaketinde sakınımlı davran. Boğa gırtlağınla sarı saçlarını kıymete bindir ve bunlara sahip olduğun için Tanrı’ya şükret, çünkü bunlar bir kadının gözünde bir düzine filozofun beyninden çok daha değerlidir.”
Sayfa 198 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okuyor
"İnsan, hayvanların en zalimidir. Trajedilerden, boğa güreşlerinden ve çarmıha germelerden şimdiye dek en çok o hoşlanmıştır; cehennemi kendine yarattığında, bak işte, bu onun yeryüzündeki cennetiydi.
Büyük insan küçükken de - 'pek insancaydı' bana göre! En iyinin bile pek küçük olduğunu gördüm! İnsandan bıkmamın nedeni buydu işte! Ve en küçüğün bile sonsuza dek geri dönecek olması! —
Ah, insan! İnsan hep geri dönüyor! En küçük insan bile geri dönüyor!"
Terör büyük bir zücaciye dükkanını dağıtmaya niyetli bir sineğe benzer. Sinek güçsüzdür, tek başına bir fincanı bile hareket ettiremez. Bu yüzden kendine bir boğa bulur, kulağına girer ve vızıldamaya başlar. Boğa korku ve öfkeyle çıldırıp dükkanı altüst eder. Geçtiğimiz on yılda Ortadoğu’nun başına gelen de bundan ibaret. Radikal İslamcıların Saddam Hüseyin’i alt etmesi mümkün değildi. 11 Eylül saldırılarıyla kışkırttıkları ABD, onların yerine Ortadoğu dükkanını yerle bir etti. Şimdi de enkazın içinden yeşeriyorlar. Bizi ortaçağ günlerine sürükleyip Orman Kanununu geri getirmek isteyen teröristler aslında bunu gerçekleştiremeyecek kadar zayıflar.
Abduraman Hoca, bir tarikat ehli kişi olup gayet dindar, abdestsiz yere basmaz, beş vakit namazını kıldıktan başka, boş zaman bulunca da nafile namazları kılardı. Sürekli tespih çeker, fısıl fısıl dualar okuduğundan dudakları kıpır kıpır kıpırdar, bu yüzden bıyığı sakalı da oynar dururdu. Üç karısı, yedi oğlu, sayısını kesin bilemediği kadar torunları vardı.
Üç karısının üstüne taze gelin almak istemiş, ana babası razı gelmeyince, kız da istemezlenince, adamlarına kızı kaçırtmış, bu kaçırma sırasındaki vuruşmada kızın ağabeyiyle bir akrabası da ölmüştü. Adam öldürtmek, kız kaçırtmak... Suçu bununla da kalmamıştı. Kız, yaşlı herife teslim olmak istemeyince, besbelli boğa gibi azmış olacak ki, kızı boğmuştu.
"Aaah," dedi, "ah Kerem, aaah Kerem... Boğa bu gece yürüyecek mi? Hızır gelecek mi? Bizim semtimize bundan böyle ne boğa, ne Hızır, ne de Ali uğrar. Hepsi ellerini bizim elimizden çektiler. Ah Kerem, aaah!"
Seyirci kitlesinin saygıdeğer olduğu farz edilir, her ne kadar kitle bu özelliğini bırakalı uzun zaman geçmesine rağmen. Bir stadyuma ya da boğa güreşi sahasına ayak basmış olan herkes, aradaki mesafeye ve kendi anonimliklerine sığınarak iki adım ötedeki kişilere fısıldayamayacakları şeyleri futbolculara veya matadorlara bağıra çağıra söylemeye cüret eden, dört yetişkinin saldırdığı bir çocuğu savunmaya bile çıkamayacak o ödlek bireyleri mutlaka görmüştür. Bir güruh olarak, kendi türlerinin diğer üyeleriyle karışık halde, birbirlerine tezahürat yapıp cesaret vererek hakaret etmeye ve aşağılamaya cüret ederler. Kendilerini cezadan muaf görürler çünkü bu mekânlarda bireyselleşmeleri, oldukları gibi, bireyler olarak görülmeleri neredeyse imkânsızdır. Dünyada fiziksel veya sözlü linçten daha iğrenç çok az şey vardır: bireylerden mürekkep bir grup, sorumluluğu üzerlerinden atmak ve böylece öldürmek, vurmak veya hakaret etmek için birey olmayı bir süre bırakırlar, her şey bittikten sonra da yeniden birey olmaya çalışıp şöyle düşünebilirler: "Ben yapmadım, diğerleri daha çok yaptı." Bu linççiler güruhunun karşısına çıkmak veya hepsiyle kavga etmek neredeyse imkânsızdır, böyle bir durumda da saldırılan şöyle düşünür: “Her biriyle teke tek karşılaşsaydım ya." Yüce Cantona'nın yaptığı da budur: o güruhtan birini ayırmış, onu parmaktan ziyade ayağıyla işaret etmiş, o rahat meçhullüğünden çıkarmış ve layığını sunmuştur.