Merhabalar,
Kitap bana acayip duygular hissettirdi. Sonunda epey kafa yordum ne oldu şimdi dedim. Kendimi dünya sahnesinde bir tiyatro oyuncusu gibi hissettim. Bir sonraki yaşayacağım şeyin ne olduğunu bilmeyen, diğer oyuncuların hangi hamleleri yapacağını ön göremeyen, hayat nedir? dünya aslında bir tiyatro sahnesi midir? gibi deli sorularla baş başa kaldım. Kahraman şizofren miydi, Maurice psikiyatrist mi, yoksa yönetmen mi yoksa sadece zengin bir dost mu soruları da kurgu ile ilgili kafamı yoran sorular oldu. Kitabı tamamladığımda yazarında dediği gibi “iki ucu buluşamayan boşlukta” asılı kaldı düşüncelerim. Kitapta aşk, gizem, macera, hatta savaş bile vardı.
Kurgu bir İngilizce öğretmeninin Yunanistanın bir adasına, bir kolejde öğretmenlik yapmak üzere gitmesi ve yaşadıkları ile ilgili. Depresif, içine kapanık, asosyal bir insan olan Nicholas Urfe kendisi gibi bir ıssız adaya gider ve Conchisle tanışır ve olaylar olaylar…
Kitabın alt zemininde bana göre, psikiyatri (mürekkep lekesi deneyi), mitoloji, edebiyat, sosyoloji, tarih, coğrafya, din, hatta botanik, kuş bilimi ve böcek bilimi bile vardı. Bir taraftan Yunanistan anlatılırken bir taraftan Nazi askerlerinden, diğer bir taraftan kuşların seslerinden bir taraftan da cinsel dürtüleri ile büyülenmiş bir adamdan bahsedilmişti. Tabiki edebiyat. Shakesepeare’in Fırtınası’na bol miktarda atıf vardı. Sosyolojik anlamda ise, modern ilişkiler nasıl olmalı, kişisel özgürlükler alanı, kadın-erkek ilişkilerinin hem sosyal hem cinsel ögeleri, erkeğin kadınla olan ilişkisinin sadece cinsellikten mi kaynaklandığı yoksa bedenin altında kadında aradığı şeyler var mı gibi soruları da açmış kitap. Diğer taraftan kahramanın babası ile olan ilişkisinin aileden getirdiği travmaların kişiliğini oluşturmasındaki etkisi de irdelenmiş.