İnsanın sevdiği insanlardan geç ayrılması zehirdir! İnsanın, bıçakla keser gibi, kendisi için doğal bir iklim olan ıssızlıkta yine yapayalnız kalması daha iyi.
Bireyselleşmenin en az tartışılan yönlerinden biri, psişenin karanlık köşelerine bütün gücümüzle ışık tutarken ışık almayan yerlerin, gölgelerin giderek daha fazla karanlığa gömülmesidir. Böylece psişenin bir bölümünü aydınlatırken, sonuçta ortaya savaşacağımız daha koyu bir karanlık çıkar. Bu karanlık kendi haline bırakılamaz. Anahtar ve sorular, gizlenemez ya da unutulamaz. Bunların sorulması gerekir. Ve yanıtları da verilmelidir.
Vahşi doğaya hafifçe de olsa temas etmemiz, konuşmalarımızı insanlarla sınırlamamaya, en muhteşem hareketlerimizi dans pistleriyle, kulaklarımızı sadece insan yapımı aletlerin müziğiyle, gözlerimizi “öğretilen” güzellikle, bedenlerimizi onaylanmış duyumlarla, zihinlerimizi hepimizin zaten her fikir olduğu olgularla sınırlamamaya yöneltir. Bütün bu öyküler iç görünün bıçağını, tutkulu hayatın alevini, bildiklerini söyleme soluğunu, bakışlarını kaçırmadan gördüklerine dayanma cesaretini, vahşi ruhun güzel kokusunu sunar.
Sezgiye sahip çıktığımızda, yıldızlı göğe benzeriz: Dünyaya binlerce göz aracılığıyla bakarız.
Vahşi doğa şifa bohçalarını taşır: Bir kadının olmaya ve bilmeye gerek duyduğu her şeyi taşır. Her şeyin dermanını taşır. Öyküler ve düşler, sözcükler ve şarkılar, işaretler ve simgeler taşır. Hem araç hem de amaçtır.