19. yüzyılın Paris sokaklarında yürüyoruz. Tiyatrolara, balolara, operalara gidiyoruz. Karşımıza döneminde güzelliği ile nam salmış ancak özü asil ve soylu olan, ellerinde hep kırmızı ya da beyaz kamelyalar tutan, istemsizce bu yola düşmüş bir fahişe çıkıyor: Marguerite, Kamelyalı kadın. Armand, görür görmez aşık olduğu bu kadına hayran olarak yaşamaya başlıyor. Marguerite de ona aşık olunca tüm geçmişi bir anda silerek aşklarını kırlarda yaşayarak sürdürüyorlar. Lakin ikisinin de tahmin ettiği ancak yok saydığı bir gerçek önlerinde belirmeye başlıyor : Armand'ın babası ve onun soylu itibarı. Armand'ın ailesi için Marguerite büyük fedakarlıklar edecek ve sonunda yaşadıklarını bir günlüğe dökerek Armand'a vede edecektir. Ancak Armand yaşamına her zaman ve her zaman toplumun sebep olduğu aşkını yitirmenin acısıyla devam edecek. Not: Yazarın kitabı yazarken ve onu topluma mal ederken hep bir tedirginlik içinde olduğuna inandım. Başlarken ve biterken fahişeleri ve ahlaksızlığı asla savunmadığını, ancak ahlaksızlık içinde bu yola düşen kimilerinin içinde asil bir ruh olduğunu belirtiyor. Ve en güzeli de harika bir notla kitabı bitiriyor: " Ahlaksızlığın savunucusu değilim ama sesini duyduğum her yerde, soylu talihsizliklerin yankısı olacağım."