Hoştu akşamlar; akşamlarda insanları kendine çeken, dert· lerl, yorgunlukları, kasvetleri unutturan bir kuvvet, tatlı bir boş· luk vardı; akşamlar gecenin gözleri' gibiydi; her yeri görüyor, her yere uzanıyor, her yere dalıyorlardı. Şimdi her şey akşama teslim oluyordu. Yalnız. insanlar, akşama sırtlarını çeviriyorlardı. Onlar gündi.izün ve güneşin, sı· cağın ve soğuğun, karın ve ayazın, yağmun:ıı ve rüzgarın ço­ cuklarıydılar. Toprağı görmek istiyor, binlerce yıldan beri bu toprağı görerek, toprağa basarak, elleriyle toprağı tutarak ya· şıyorlardı. Toprak onları kırıp eziyor, onlara binbir türlü meşakkatler çektiriyor, onları öldürüyor, ama onlar gene de her şeyden çok, kendilerinden çok toprağı seviyorlardı. Onları bu topraktan ayı· racak hiçbir kuvvet yoktu. Bin yıllardan beri yaşayageldikleri bu toprakta yaşayacaktılar; yıpranmış, yorgun vücutlarını bu toprakların altına gömecek, ancak o zaman canlarını göğe, gö­ ğün süküt ve rahatına teslim edecektiler . . .
"Efendi'nin söylemi" Lacancı dört söylem matrisinde birinci, "kurucu" söylemdir; ya da Jacques Derrida'nın son yazılarında belirttiği gibi, her söylemsel alan "şiddetli" bazı etik-siyasal kararlar üzerine kuruludur). Gösterenlerin serbest dalgalı dağılımında, tutarlı bir anlam alanı, bir Efendi Gösteren'in müdahalesiyle ortaya çıkar; neden? Yanıt "sonlu sonsuz/bütün- lük" paradoksunda yatar ve Claude Levi-Strauss'tan bu yana bilindiği üzere bu paradoks tam da gösteren kavramının kendisine aittir: Öznenin içine yerleştiği sembolik düzen aynı anda hem "sonlu" (Gerçek'le asla örtüşmeyen, sınırlı ve nihayetinde olumsal bir ağdan oluşur) hem de "sonsuzdur ya da Sartrecı bir terim kullanırsak "bütünleyici"dir (hangisi olursa olsun, belirli bir dilde “her şey söylenebilir", o dilin sınırlarını yargılayabileceğimiz dışsal bir bakış açısı yoktur). Bu asli gerilim nedeniyle her dil, kendi alanı içinde ondan kaçanı temsil eden paradoksal bir öğe barındırır – Lacan'ın dilinden söylersek, her gösteren kümesinde her zaman tam da gösterenin yokluğunun göstereni olarak işlev gören “en az bir [gösteren]" vardır. Bu gösteren Efendi Gösteren'dir: Dağınık alanı bütünleyen ("örtüp sabitleyen") "boş" gösteren - o alanın içinde, sonsuz nedenler zinciri (“bilgi”) kurucu bir cehennemi şiddet edimiyle kesintiye uğrar.
Sayfa 66 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Çev: Barış Gönülşen, 2026, İstanbul.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
"Görüyorum da, askerlik onuru, askerlik şanı boş şeylermiş ... Mutluluk; kuytu bir köşede, sevgili, akıllı, sade bir kadınla yaşayıp gitmekten ibaret. Sağlam, gerçek mutlu luk bu işte!"
Gönlünüzü ziyaret edin bir kere. Şayet delirmemişsem, tam şu anda derinden bir ses size sesleniyor. Daha önce binlerce kez yaptığı gibi, yalnızca size ve size ait olan çağrıyla. Siz de biliyorsunuz bunu. Aynca birilerinin söylemesine gerek yok. Ve yine delirmemişsem, bunun için harekete geçmenin yakınında bile değilsiniz; dün olmadığınız, yann da olmayacağınız gibi. Hitler'in ressam olmak istediğini biliyor muydunuz? 18 ya­ şında, 700 kron'luk mirasını cebine koyup, yaşamak ve çalışmak için Viyana'ya gitmiş. Orada, önce Güzel Sanatlar Akademisi'ne, sonra da Mimarlık Fakültesi'ne başvurmuş. Peki, resimlerinden birini gördünüz mü hiç? Şahsen be.n görmedim. Direnç onu yenmiş. Belki bu söyleyeceklerim iddialı gelebilir, ama yine de söyleyeceğim: Boş bir tuvalle yüzleşmektense, İkinci Dünva Sava­ şı ?nı başlatmak Hitler'in kolayına gelmiş olmalı
Alıntı
… (3) Bu-luk, 1968'den itibaren kullanılan tekil olay teması içinde yer alır: "Bir olayın bireyselliğinin neyden oluştuğunu soruyoruz: bir yaşam, bir mevsim, bir savaş, saat 5... Artık kişiler veya 'Ben'ler kurmayan bu bireyleşmeleri bu-luklar olarak adlandırıyoruz. Bu da şu soruyu doğuruyor: 'Ben'den ziyade bu türden bu-luklar değil miyiz hepimiz? [...] Olaylar, bileşim ve bileşimlerin çözülmesi, hız ve yavaşlık, enlem ve boylam, iktidar ve duyguyla ilgili oldukça karmaşık sorular doğurur. Psikolojik veya dilbilimsel her türlü kişiselciliğe karşı olarak, üçüncü bir şahsı, hatta 'dördüncü tekil şahsı,' kişi olmayanı veya O'yu öne çıkarır. Bu kişi-olmayanda kendimizi veya topluluğumuzu, Ben ile Sen arasındaki boş değiş tokuşlarda tanıyabildiğimizden daha iyi tanırız. Kısacası, birey-öncesi tekillikler ve kişisiz bireyleşmeler karşısında, özne mefhumunun ilgi çekiciliğini epey kaybetmiş olduğuna inanıyoruz" (mak., 1989, s. 89-90). …
Sayfa 58·Kitabı okudu
Alıntı
Ak-ist'ler, yüksek komutanlığın otuz beş yıldır aradığı tayfadır. imal ettiler ve yerleştirdiler. “AKP" 12 Eylül darbesinin hem ürünü ve hem de devamı'dır. Akp'nin doğumunda Özal'ın öldürülmesinin rolü vardır; hiç kuşku duyamayız, bu sonradan Nakşi müridinin ortadan kalkması bir boş­ luk yaratmıştı ve ak-ist'lerin önünün Özal'ın ölümü ve arkasından Erbakan'ın malıkurniyeti ile açıldığını söyleyebiliriz.
Hayata Dair