Bazı kitaplar vardır, bittiğinde hikâye sona ermez insanın içinde sessizce çürümeye devam eder. Sakar tam olarak böyle bir kitap. Alexandre Seurat, yalnızca bir çocuğun trajedisini anlatmıyor herkesin gördüğü ama kimsenin gerçekten bakmadığı bir acının otopsisini yapıyor. Roman boyunca en korkutucu şey şiddetin kendisi değil, o şiddetin sıradanlaşması. Öğretmenler, komşular, akrabalar, sosyal hizmetler… Herkes bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyor ama kimse o son adımı atmıyor.
Seurat’ın dili inanılmaz yalın ama o sadeliğin içinde insanın boğazına çöken ağır bir karanlık var. Hiç bağırmadan, dramatize etmeden, sessizce mahvediyor insanı. Belki de bu yüzden bu kadar etkili. Çünkü kitap gözyaşı dökmeye çalışmıyor vicdanın en karanlık yerine dokunuyor. Diana’nın sesi yok romanda, hep başkalarının ağzından dinliyoruz onu. Ve bu tercih bile başlı başına bir tokat gibi. Çünkü yaşarken de kimse onu gerçekten dinlememiş zaten.
Diana’nın hikâyesi boyunca hissedilen şey yalnızca acı değil modern toplumun, bütün o görünürdeki duyarlılığına rağmen ne kadar kayıtsız olabildiği. Okurken sürekli ‘birisi artık fark etsin’ diye bekliyorsun ama sayfalar ilerledikçe umut yerini tarifsiz bir çaresizliğe bırakıyor. Roman bittiğinde insanın aklında tek bir soru kalıyor: Bir çocuğu gerçekten öldüren şey şiddet mi, yoksa herkesin paylaştığı o sessizlik mi?
Kısacık bir roman ama insanın içinde devasa bir boşluk bırakıyor. Ben uzun zamandır bir kitabın beni bu kadar sessiz ve derinden sarstığını hatırlamıyorum.