Yaşamımızı özgür irademizle, karar vererek yönlendiremiyoruz. Yaşam denilen şey kendisi sinirlerle, dokularla, hücrelerle ilgili bir şeydir; düşünceler bu hücrelere gizlenir, arzular buralarda konuşlanıp hayaller kurar. Sen kendini güvende hissedebilirsin, gücünün kuvvetinin yerinde olduğunu zannedebilirsin. Fakat bir odada ya da gökyüzünde tamamen tesadüfen gözüne çarpan bir renk tonu, ya da bir zamanlar sevdiğin bir parfümün kokusu derinlerde gizli saklı anıları getirip önüne koyar. Çoktan unutulmuş bir şiirin aniden karşına çıkan bir dizesi, epeydir çalmadığın bir müziğin ezgisi; yaşamımız bu tür şeylere bağlıdır Dorian. Browning bununla ilgili yazmıştı; duyu organlarımız bizim yerimize hayal eder. An gelir beyaz bir leylağın kokusu burnuma çarpar ve ben hayatımda geçirdiğim en tuhaf ayı yeniden yaşamak zorunda kalırım.
Türk biliminin Türkiye’de gelişmesini önleyecek bir büyük engel de, eğitim düzenimizin gitgide ve hızla yabancılaşmış, adeta misyonerlerin yaptırdığı bir eğitime dönüşmüş olmasıdır. 1953 yılından başlayarak Türk okullarının pek çoğunda yabancı dille, özellikle İngilizce olarak eğitim yapılır olmuştur. 1953’ten önce sadece St. Joseph gibi, Robert Kolej gibi misyoner okullarında böyle bir eğitim uygulanıyordu. 1953’te Türk Eğitim Derneği’nin gerçek bir millî eğitim amacıyla 1930’larda kurulmuş olan Yenişehir Lisesi (ki ben bu okuldan Türkçe eğitim görerek 1953’te mezun oldum), İngilizce ile eğitim yapan Ankara kolejine dönüştürüldü. Bu işi örgütleyen İngiliz Mr. Browning, yirmi yıl sonra İngiltere Kraliçesi’nden madalya aldı. Çünkü başlanan yabancı oyunu tuttu ve hızla Türkiye’de yayıldı. Öğrenmeye, ilerlemeye büyük iştiyakı olan halkımız çocuklarımız, yabancı dil öğrensin, diye aldatıldı. Halbuki kendi anadilini bir kenara atıp ortaokuldan itibaren dersleri yabancı dilde okumak şeklinde bir yabancı dil öğrenme yöntemi hiçbir aklı başında ülkede yoktur. Bugün dışarıda, özel yöntemlerle bir yabancı dil birkaç ayda yoğun kurslarda öğretilebiliyor. Bunun için kendi dilini dosdoğru konuşamayan, gitgide yarı Türkçe, yarı İngilizce konuşup bununla böbürlenen nesiller yetiştirmeye hiç lüzum yok.
Edebiyatla çoşmak isteyen herkes toplumun başına gelecek olaylarbhakkında bir sürü kasvetli öngörüde bulunan Charles Dickens'a yönelmek yerine Robert Browning okuyordu. Browning kurtuluşu, karanlıktan esin kaynağı olan bir yere kaçışı simgeliyordu. Elizabeth Barret Browning yaşasaydı tahminlerinin doğru çıkmasınsan ötürü gurur duyardı diye düşünüyorum. Bir zamanlar hiç ilgi görmeyen kocası sonunda başarıyı yakalamıştı.
O güne kadar şairliğinin en iyi yıllarını geride bırakmıştı. Popüler olmuş, varlikli kişilerin everine davet edilmeye, yemeklerini paylaşmaya ve şiirinden söz ederek onları eğlendirmeye alışmıştı. Bir eleştiride Browning'in son yıllarını tanımlarken "Browning kendini ziyafetlere adadı" deniyordu.