Cemile uzun zamandır merak ettiğim kitaplardan biriydi. Özellikle Fransız yazar Louis Aragon’un bu eser için “Dünyanın en güzel aşk hikâyesi” dediğini duyunca beklentim oldukça yükselmişti. Ancak kitabı bitirdiğimde, açıkçası vaat edilen o büyük aşkı hissedemedim.
Kitabın dili, atmosferi ve savaş yıllarındaki köy yaşamının anlatımı oldukça güzeldi. Cengiz Aytmatov’un sade ama etkileyici anlatımını okumaktan keyif aldım. Kendimi bozkırın ortasında, o köyün içinde hissettim. Ancak aşk kısmına geldiğimde aynı etkiyi yaşadığımı söyleyemem.
Belki birçok okur Cemile ile Danyar arasındaki ilişkiyi büyük bir aşk olarak görebilir ama ben o duyguyu alamadım. Cemile’nin eşi Sadık cephedeyken başka birine karşı duygular geliştirmesi bana romantik gelmedi. Ortada fiziksel bir aldatma uzun süre yokmuş gibi görünse de zihnen ve kalben eşinden uzaklaşmış olması beni hikâyeden biraz kopardı. Bu yüzden okurken Cemile ve Danyar’ın aşkına kapılmak yerine, yaşananları daha farklı bir açıdan değerlendirdim.
İlginç olan şu ki, kitapta beni en çok etkileyen karakter Cemile değil, hikâyeyi anlatan küçük kayınbiraderi Seyit oldu. Seyit’in Cemile’ye duyduğu hayranlık, onun mutluluğunu kendi mutluluğunun önüne koyabilmesi ve olaylara bakışı bana çok daha samimi ve gerçek geldi. Hatta kitabın en dokunaklı tarafı benim için Seyit’in büyüme hikâyesiydi diyebilirim.
Yine de kitabı kötü bulduğumu söyleyemem. Kısa olmasına rağmen üzerine düşündüren, farklı yorumlara açık bir eser. Sadece ben, “dünyanın en güzel aşk hikâyesi” olarak sunulan bu romanda o büyük aşkı bulamadım. Buna rağmen Aytmatov’un anlatımı, atmosfer kurma başarısı ve Seyit karakteri sayesinde keyifle okuduğum bir kitap oldu. Bazen bir kitabı sevmek için onun ana fikrine tamamen katılmak gerekmiyor; Cemile de benim için tam olarak