Umut azalınca çaba da azalır. Aslında bu romanda umut neredeyse hiç yoktur. Meyhanenin kapısından giren, kendini yavaş yavaş cehennemin ortasında bulur.
"Gervaise gülerek: - Ne karar verilirse ben razıyım, dedi. Güç beğenir biri değilimdir. Dışarı çıkalım, çıkmayalım, hepsi bir benim için. Şu anda çok memnunum, daha fazlasını da düşündüğüm yok."
Hayattan büyük beklentileri olmayan bir kadının tek arzusu; başını sokacak bir ev, kendisini dövmeyen bir eş ve sıcak bir tas çorbadır. Kendi emeğiyle ayakta duran Gervaise, zamanla hem eşinin hem de eski sevgilisinin oyuncağı hâline gelir. İşinden, düzeninden ve evinden olur. Sefil bir hayata mahkûm edilerek sessizce görünmezleşir.
Zola, bu romanda içkinin insan bedenini ve ruhunu küçük ama kararlı adımlarla nasıl çürüttüğünü çarpıcı bir şekilde tasvir eder.
İnsan hayatı zaten zorluklar ve hastalıklarla ilerler; umut tükendiğinde ise boşluğu bağımlılıklar doldurur. İnsan, acılarını unutmaya çalışan bir makineye dönüşür. Ve bu, yalnızca bireyin değil, toplumun da çöküşüdür. İçki; çalışkan, dürüst ve emeğiyle yaşayan bir kadının bile hayatını elinden alabilir. Sonunda yoksulluk, açlık ve çaresizlik insanı karanlık yollara sürükler.
"İkinci kadehte, Gervaise açlığını artık duymaz olmuştu. Coupeau'yla da barışmıştı artık, sözünü tutmadığı için kırılmış değildi ona. Herkes boşuna mı geliyordu Colombe babanın şu dükkânına. Haftalığı içkiye yatırıyordun yatırmasına, ama hiç olmazsa miden bayram ediyordu. Şu güzel, duru, altın suyu gibi pırıl pırıl şey, ooooh! içlerini ısıtıyordu. Şu anda Gervaise dünyaya boşveriyordu. Yaşamaktan bir tat aldığı yoktu. Sonra, cepteki parayı sokağa atmada kocasına yarı yarıya ortak olmak da avundurucu bir şey.."
Meyhane, Zola'dan okuduğum ikinci roman oldu. Yazar, bazı sahnelerdeki güçlü tasvirleriyle