İnsan suyu bilmeyen balık gibiydi, bilmesi için sudan çıkması gerekiyordu. Hayat mecbur bırakmadıkça insan hayatı boyunca hayatını sorgulamıyordu, sorgulamak için bir sebep gerekiyordu. Hayat pek çok kişiye bu sebebi veriyordu aslında; tesadüf sandığımız karşılaşmalar, kaderin oyunu sandığımız olaylar hayatın GÖR deme biçimiydi. Ama çoğunluk görmezden gelmeyi tercih ediyordu, hayatın akıntısının içinde kaybolup gidiyordu ya da büyük bir kayaya çarpıp parçalanıyordu.
Din nedir? Nereden kaynaklanır? İnsanın zihninden yani bizden kaynaklanır.
Dünya üzerindeki diğer canlılar görünüşe göre bir dine ihtiyaç duymaz.
Bilebildiğimiz kadarıyla bir din geliştirmediler.
Tam da bu nedenle kendi hayatlarıyla daha barışıklar.
İçgüdülerine göre hareket ediyorlar.
Hiç düşünmeden kendilerini varolusun akisina birakiyorlar..!
Bunların nesi vardı, Tanrı aşkına? Bütün o eğitimleri nereye gitmişti? Onun okuduğu tüm kitaplara onlar da erişmiyor muydu?Peki, bu kitaplardan hiç feyiz almamış olmaları nasıl açıklanabilirdi?
Fakat buna rağmen o çocukların nasıl olup da başka birine bu derece ehemmiyet vererek bütün kafalarını onunla alakadar edebildiklerini anlayamıyordu. Bir insanı kendisi kadar, kendi düşünceleri, dertleri, korkuları ve noksanları kadar ne meşgul edebilirdi? Halbuki bütün arkadaşlarının gözünde sanki sihirli bir gözlük vardı ve onların kendilerini görmelerine mani oluyordu.
Görünüşe göre her ölümden sonra, her doğumdan sonra olduğu gibi, dünya yeniden başlıyor. Öyle olaylardan sonra kişisel takvimimiz değişiyor ve yeni çağlar açılıyor. Şöyle demeye başlıyorsunuz - a, bu babam ölmeden önceydi. Ya da - babam hayattayken. Ya da - iki yıl sonra... Kızım doğduktan sonra da böyle olmuştu. Dünya aniden ikiye bölünmüştü - yeni (çocuğa ait) çağdan önce ve sonra.