Günaydın, güzel kalpli kitap dostlarım🎈 Bazı günler vardır, insana iyi geldiğini daha ilk anından hissettirir… Bayram da tam olarak böyle bir şey. ​Umarım bu bayram hepimizin kalbine ferahlık, günlerimize içten bir sevinç bırakır. ​Sevdiklerimizle kurduğumuz o güzel sofralarda, paylaştığımız her an biraz daha anlam kazanır. İçimizi yumuşatan, yüzümüzde iz bırakan nice güzel anlarla dolu bir bayram olsun. ​Bayramımız mübarek olsun ✨🍬🙏
Baudrillard ve Boş Zaman
Baudrillard bize tatil ve boş zaman dediğimiz o özgürlük alanının ne kadar büyük bir illüzyon olduğunu söylüyor. Bütün yıl çalışıp o çok beklediğimiz tatil günü geldiğinde bile işten tam olarak çıkmış olmuyoruz sadece patronumuzu değiştiriyoruz ve yeni patronumuz artık sistemin kendisi oluyor. Yazarın dediği gibi boş zaman dediğimiz şey gerçek bir yaratıcılık ya da sanat üretimi değil. Hafta içi bilgisayar başında veri girişi yaparken duyduğumuz o yabancılaşmadan kaçmak için hafta sonu gidip balık tutuyor, bağ bahçe işleriyle uğraşıyor, tamir işlerine zaman ayırıyor ya da hobilerimizle ilgileniyor kimimiz ahşap, seramik boyuyor ve tüm bunları gerçek tutkumuz olduğu için değil o iş bölümünden önceki çocukluk günlerimize duyduğumuz nostaljik bir özlem yüzünden yapıyoruz. Yani domates ekerken aslında üretken olmuyoruz sadece sistemin bizde açtığı o boşluğu eski usul işlerle yamamaya çalışıyoruz. En can alıcı nokta ise tatilin de tıpkı iş hayatı gibi bir başarı projesine dönüşmesi oluyor. İşyerindeki dosya yetiştirme baskısı tatilde yerini bronzlaşma ödevine bırakıyor. Eğer o plajdan bronzlaşmadan dönersek sanki ödevimizi yapmamış veya tatili başaramamış gibi hissediyoruz. Güneşin altında kan ter içinde yatmak, müzeleri bir görev bilinciyle koşturarak gezmek ya da her anın fotoğrafını çekip ne kadar mutlu olduğumuzu kanıtlamaya çalışmak birer çilekeşlik belirtisi değil de nedir? Yalnızlık ve sessizlik aradığımızı söylüyoruz ama yine de en kalabalık yerlere gidiyoruz çünkü tüketimin onaylanması için kalabalığa ihtiyaç duyuyoruz. Bir nevi ben de oradayım ve ben de bu modern hayatın meyvesini yiyorum demenin toplumsal bir kanıtını sunuyoruz. Sonuçta Baudrillard’ın penceresinden baktığımızda sahil kenarında güneş kremi sürerken bile sistemin uysal birer neferi olduğumuzu
1000Kitap
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Aslında her günümüz bize bir yadigardı. Aynı gibi görünen günler bile birbirinden farklıcaydı. Ve birde bu günlerimize eşlik eden insanlar... Kimiyle muhabbet etmeyi kimiyle sükut etmeyi kimiyle ise yeni şeyler öğrenir hayatımıza destur edinirdik. Oysa biz, birbirine benzeyen günler arasında aldanıp gideriz..
Edebiyat
Bir bahardı kalbimiz seçim senin .
Çiçeklerdir belki de içimizdeki baharın sevinci İzin vermeli insan İçine tohumunu ektiği çiçeklerin rayihasina, Kokusunda sarhoş olmalı Kimisi nahoş kimisi yumuşak kimisi tatlı sert Renk renk açan görsel şöleni izleyip içinde kaybolmalı Her bir çiçekteki renk geçişini fark etmeli mesela Hayret etmeli heyecanlanmalı ,kalp atışı hızlanmalı Çiçeği korumak için yaratılan yeşil yaprağa bakmalı Her yaprak öyle eşsiz öyle farklı Yeşilin içinden çıkan parlak pembe çiçeklere bakmalı Öyle imkansız öyle garip Bunların hepsini idrak etmeli Hissetmeli yaşamalı duymalı önce Çiçeklerin arasında dolaşmalı İzin vermeli üstüne kokusunun sinmesine Dikkat etmeli insan gönül bahçesine ne ektiğine Sadakatsizlik, kabalık, iftira, anlayışsızlık ekmemeli mesela Heleki bunları başkalarının göz yaşlarıyla sulamamalı Bunlar bir kadın ,bir çocuk olmamalı mesela Toprağını kinle nefretle kibirle harmanlamamalı Allah'ın(cc) her gün nazar ettiği gönül mülkü bu Zehirli sarmaşık yetiştirip de İlahi nazardan uzaklaşmamalı Umudum var yarınlara Güzelliklere güzel insanlara Daha en güzel günlerimize merhaba demedik Daha birinin toprağını benimseyip Çiçek açmadık mesela
Duygu ve Düşünce
Öyle inandırdılar ki bizi mutlu olmanın hayatımızın yegane amacı olduğuna, günlerimize derinlik katacak herşeyi mutluluğumuzun önündeki bir engel gibi görmeye başladık ve uzaklaştırdık hayatımızdan. Mutlu olabildik mi bari? Ne gezer! Aslına bakarsanız olmamız da beklenemezdi. Çünkü mutluluk dediğimiz şey, sırf biz peşinde koşuyoruz diye bize kollarını açacak bir şey değil! Aksine tecrübelerimizle sabit ki mutluluk, biz kovaladıkça kaçan bir şey! Çünkü bizi mutlu kılacak şeyler eskiden olduğu gibi kendi tabiatımızın gereği olarak ortaya çıkmıyor, aksine ticari (ve muhtemelen başka) hesaplarla başkalarınca kurgulanıyor ve trendlere bağlanıyor. Dolayısıyla ‘mutlu edecek şeyler’ listesi yine ticari sebeplerle sürekli yenilenmek durumunda ve bu bizim de sürekli bizi mutlu edeceğine inandırıldığımız farklı şeylerin peşinde koşmamızı gerektiriyor. Bu ahval, aynı zamanda eksik ve yetersiz hissetmenin kalıcı hale geldiği daimi bir halet-i ruhiye ortaya çıkarıyor. “Tüketimin trajik paradoksu buradadır. Her boş zaman dakikasında olduğu gibi sahip olunan, tüketilen her nesnede herkes arzusunu gidermek ister, arzusunu giderdiğine inanır; ama ‘kullanılabilir’ her dakikada olduğu gibi, sahiplenilen her nesnede, yaşanan her doyumda arzu artık yoktur, zorunlu olarak yoktur. Arzudan geriye arzunun ‘tüketilmişliği’ kalır” diyor ‘Tüketim Toplumu’ isimli kitabında Jean Baudrillard. __Bugün her eve, her cebe, her zihne kadar kollarını uzatan bir iletişim ağının (ona örümcek ağı da diyebiliriz rahatlıkla) içindeyiz. Her gün başkalarının hayatlarına, aslında hayatlarına değil, hayatlarının bize göstermek istedikleri makyajlanmış versiyonlarına şahit oluyoruz. Mükemmel evlerine, lüks arabalarına, dopdolu geçen hayatlarına, şık kıyafetlerine, fit ve kaslı vücutlarına,
Gökhan Özcan
KOVALADIKÇA KAÇAN!..
Öyle inandırdılar ki bizi "mutlu olma"nın hayatımızın yegâne amacı olduğuna, günlerimize derinlik katacak her şeyi mutluluğumuzun önündeki bir engel gibi görmeye başladık ve uzaklaştırdık hayatımızdan. Mutlu olabildik mi bari? Ne gezer! Aslına bakarsanız olmamız da beklenemezdi. Çünkü mutluluk dediğimiz şey, sırf biz peşinde koşuyoruz diye bize kollarını açacak bir şey değil! Aksine tecrübelerimizle sabit ki mutluluk, biz kovaladıkça kaçan bir şey! Çünkü bizi mutlu kılacak şeyler eskiden olduğu gibi kendi tabiatımızın gereği olarak ortaya çıkmıyor, aksine ticarî (ve muhtemelen başka) hesaplarla başkalarınca kurgulanıyor ve trendlere bağlanıyor. Dolayısıyla "mutlu edecek şeyler" listesi yine ticarî sebeplerle sürekli yenilenmek durumunda ve bu bizim de sürekli bizi mutlu edeceğine inandırıldığımız farklı şeylerin peşinde koşmamızı gerektiriyor. Bu ahvâl, aynı zamanda eksik ve yetersiz hissetmenin kalıcı hâle geldiği daimi bir hâlet-i ruhiye ortaya çıkarıyor. Jean Baudrillard, Tüketim Toplumu isimli kitabında: “Tüketimin trajik paradoksu buradadır. Her boş zaman dakikasında olduğu gibi sahip olunan, tüketilen her nesnede herkes arzusunu gidermek ister, arzusunu giderdiğine inanır; ama "kullanılabilir" her dakikada olduğu gibi, sahiplenilen her nesnede, yaşanan her doyumda arzu artık yoktur, zorunlu olarak yoktur. Arzudan geriye arzunun "tüketilmişliği" kalır.” diyor. __Bugün her eve, her cebe, her zihne kadar kollarını uzatan bir iletişim ağının (ona örümcek ağı da diyebiliriz rahatlıkla) içindeyiz. Her gün başkalarının hayatlarına, aslında hayatlarına değil, hayatlarının bize göstermek istedikleri makyajlanmış versiyonlarına şahit oluyoruz. Mükemmel evlerine, lüks arabalarına, dopdolu geçen hayatlarına, şık kıyafetlerine, fit ve kaslı vücutlarına, fotoşoplanmış pürüzsüz
gökhanözcanyazıları