Kur'an gerçekten başka bir şeydir; zira o, insanın kendi içindeki A'râf'ı fark ettiren ilahi bir aynadır. Peki insan bilmezse ne olur? İşte o zaman kendi içindeki A'râf'ta kalır; ne tamamen kurtulur, ne tamamen kaybolur. Çünkü Kur'an'da bilmemek, fark etmemek en büyük kayıptır. A'râf ehli, tanıyan ve ayırt eden bir topluluktur; hatta arîf (عريف): bilen, tanıyan, tecrübeli kişi demektir, yani şuurun ve bilincin insanlarıdır. Bilmezsen, o yükseklikten aşağıya inersin farkındalık kaybolur, A'râf karanlığa döner. İşte insan da hayatın içinde kendi içsel A'râf'ında durur: Bir yanıyla nur, diğer yanıyla karanlık; bir tarafında iman, öte tarafında nefs. O hâl, insanın hem kendi içini tanıdığı hem de sınandığı bir yerdir. Çünkü A'râf yalnızca Cennet ve Cehennem arasındaki bir yer değil, insanın kendi iç dünyasındaki farkındalık eşiğidir. Çünkü Kur'an'da A'râf, Cennet ile Cehennem arasında bir yükseklik, bir eşik olarak geçer. Bu kelimenin kökü 'arafa (عرف) fiilindendir; bilmek, tanımak, fark etmek anlamlarına gelir. Arapçada aynı kökten gelen 'urf, hem 'örf, tanınan şey' hem de bir şeyin yüksek kısmı, tepe demektir. Bu yüzden 'A'râf' hem bilmenin hem de yüksekliğin kelimesidir yani hem idrak hem eşik anlamını taşır. İnsan en derin A'râf'ı kendiyle yaşar.