1975 yılnın bir kış gecesi Gregg Sanders anne ve babasını baltayla öldürdü.
Gregg o sıralarda on beş yaşındaydı ve gittiği seçkin özel okulda örnek öğrenci kabul ediliyordu. Okulun müdür yardımcısı, Gregg'in hiçbir zaman sorun çıkartmadığını ve ondan hiçbir uyarı işareti almamış olduklarını söylüyordu.
Komşular tarafından da yardımsever ve nazik bir çocuk olarak tanımlanıyordu. Olayın yaşandığı gün öğleden sonra okulda hiçbir gerilim veya korku belirtisi göstermemişti. Yine aynı gün onun yazmış olduğu bir kompozisyon çok iyi bir örnek olarak sınıfta okunmuştu. Kompozisyonun konusu İsa Tanrı arasında geçen hayali bir konuşmaydı ve "Babalar Her Zaman Haklıdır" başlığını taşıyordu. Çarmıha gerilme ve yeniden doğuş arasındaki zamanda Tanrı, İsa'ya çok sert bir şekilde dünyaya dönmesini ve babası onu çağırana kadar beklemesini emrediyordu.
Gregg'in babası New York'taki önemli bir bankanın balkan yardımcısıydı, annesi öğretmendi ve kiliseye bağlı bir çocuk yuvasında çalışıyordu. Her ikisi de bütün beklentilerini oğullarına yöneltmişlerdi ve zaten iyi bir öğrenci olmasına rağmen daha da üst düzeye çıkması için onu sürekli zorluyorlardı. Gregg'in bir arkadaşı onun için șunları söylüyordu: "Söylediklerini duyan, sürekli olarak başarısızlığa uğradığını sanabilirdi." Okulun ilk yılından onu tanıyan bir eğitim danışmanı, anne babasının Gregg'in hiç çaba göstermeden başarılı olduğuna ve evde daha fazla çalıssa daha iyi sonuçlar alabileceğine inandıklarını hatırlıyordu.
Ailenin çocuk doktoru, anneyi katı ve kapalı bir kadın olarak tanımlyordu. Bir keresinde ona Gregg'in kendisiyle konuşmak isteyeceği bir sorunu olup olmadığını sorduğunda gayet kuru bir şekilde șu yanıtı vermiști: "Bizim hiçbir sorunumuz yok!" O sıralarda, yani cinayetten üc yıl kadar önce Gregg sekiz ay boyunca
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Şimdi beklenen bir intihardır, bir uçurumdur, bir düşüştür. Şimdi beklenen bir kocakarının günah dolu bir hayatın sonunda sefilce can vermesidir. Yoksa şimdi beklenen günah çıkaramadan geberen bir günahkârın şen hayatı mıdır? Şimdi beklenen bir başarı, bir mutluluk mudur?
Hiçbir şey midir yoksa, hiçbir şey midir? Gemi düdükleri, fabrika düdükleri, birbirinin ayağına basıp ne pardon, ne günaydın, ne merhaba demeyen insan kalabalığına karışmak hiçbir şey midir? Nedir? Bir pazar günü barışsever bir Katolik köyünde, Tante Rosa aforoz edilmişse bu nedir, beklenen son nedir?
Bir süre önce ünlü bir televizyon programında başka konuların yanı sıra modern üreme yöntemlerinden de söz edildi. Çocuk sahibi olmak için tanımadığı bir donöre başvuran genç bir kadının durumu ele alınıyordu. Üç yıldır gebe kalmaya uğraşan bu kadın 38 yaşındaydı, mutsuz evliliğini geride bırakmıştı ve anne olma konusunda derin bir arzusu vardı. "Baba mı?" dedi. "Eğer görürse, aynı kulaklara, aynı burna sahip olduğunu fark edecek ve sonra... Sonrası yok işte. Bunun ne önemi olabilir ki zaten?"Yeryüzündeki her yeni hayatın her zaman neşe ve mutluluk kaynağı olduğunu göz önünde bulundurursak, insanoğlunun, DNA'mızın doğal modellerini altüst eden bu yeni üreme şekillerini sorgulamamak mümkün olmaz. Ansızın eril, erkek gereksiz olur. Tekniğin yardımıyla her kadın sadece kendisine ait olan çocuklar doğurabilir. Ötekinin yüzü -bir gecelik birininki de olabilir -yok olmuştur ve onun yerini test tüpleri ve dondurucular almıştır. Gebe kalmayı mazur kılmak için anne sevgisinin yeterli olduğu, bunun kesinliği düşüncesi geçerlidir artık.Tabii ki yalnızca anneleri tarafından büyütülmüş çocuklarla doludur dünya -ben de onlardan biriyim- ama kısa bir süre öncesine kadar, boşanmış, kaçmış, ölmüş yani adı sanı olan babalar söz konusuydu. Ama baba bir katalog numarasıysa, bir dondurucudan çıkartılmış test tüpüyse bazı şeyler farklı olur. Bir laboratuvarda gebe kalmak nasıl bir anlam taşır? İnsanın, babasının tohumunu para karşılığı satan bir kişi olduğunu bilmesi nasıl bir duygudur? Bu sadece bir kulak burun konusu mudur, yoksa asla tanınmayacak olan o ikinci kişi daha büyük, daha derin bir konu mudur?
Çöpe atılmış bu yiyecek dağlarının uğradığı soykırım, acı işaretinden kutsal bir işarete, çevresinde toplanıp, "Yeter artık! Değişim zamanı geldi!" diyebileceğimiz koca bir toteme dönüşse ne güzel olurdu. Ezilerek yok edilen milyonlarca ton meyve ve sebze ile nesneye dönüşen insan aynı sorunun iki cephesidir.İnsan bütünlüğünün merkezine taşınma gereksinmesi duyar, bu bütünlük en ideal olarak yürekte gösterir kendini. Savurganlığın acısını hisseden yürek, dostluk ve merhamet duygusuna sahip olan, özen ve dikkat gösterebilen, güzelliğin farkına varan, onun karşılıksız verilişi karşısında heyecanlanan yürektir. Karşılıksız oluş! Ne satılır ne alınır; yoksa bir anlam bulmak için yürümemiz gereken ufuk bu mudur?