Ölümün Gölgesinde Yaşamayı Öğrenmek
Puan vermedi·208 syf.··
2026 22. kitabı
·
12 günde okudu
·
Okunma: 13 Haziran 2026 23:45
Günübirlik Hayatlar bana göre insanların ruhlarına konulmuş gizli dipnotları okumaya çalışan bir kitap. Yalom'un odasına giren her insanın farklı bir hikâyesi var gibi görünür; ama sayfalar ilerledikçe bütün yollar aynı yere çıkar: yalnızlığa, ölüme, pişmanlığa ve anlam arayışına. Kimi aşk acısıyla gelir, kimi öfkeyle, kimi kaygıyla... Fakat çoğu zaman yaranın adı başka olsa da kökü aynıdır. Kitabı okurken şunu düşündüm: İnsan bazen geleceği planlamaktan yaşamayı unutur. Oysa hayat, sürekli ertelenen büyük bir proje değil; her gün elimizden biraz daha kayan bir zamandır. Belki de Yalom'un anlatmak istediği şey tam olarak budur. Ölüm, yaşamın düşmanı değil; ona değer kazandıran sessiz bir sınırdır. Bu yüzden kitap bende bir terapi metninden çok bir ayna etkisi bıraktı. Başkalarının korkularını okurken kendi korkularımla karşılaştım. Başkalarının yaralarına bakarken kendi kırık yerlerimi gördüm. Ve kitabın sonunda zihnimde şu cümle kaldı: "İnsan çoğu zaman ölümden değil, gerçekten yaşamamış olmaktan korkar. Çünkü mezara giren beden değil yalnızca; ertelenmiş hayaller, söylenmemiş sözler ve yaşanmamış ihtimaller de onunla birlikte gömülür."
Psikoloji
Günübirlik HayatlarIrvin D. Yalom · Pegasus Yayınları · 201616,2bin okunma
El cevap: annesi
7/10
·179 syf.··
2026 16. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 14 Haziran 2026 11:11
“Bu her şeyi farklı yapar. Sahip olmak elinde tutmaktır. Ellerini ölü bir şeyin etrafına sarıp “ bu benim” demektir. Kendini evinde hissettiğinde bunu demezsin. Çünkü olmadığını bilirsin. Ve işte o zaman ayakkabılarını çıkarırsın-bir süre kalmaya hazırlanırsın.”  Kitabın son bölümünde bunları kaleme almış Marçal. Kurtlarla Koşan Kadınlar daki kırmızı ayakkabılar masalına gittim. Uzunca bir süre düşünmeme sebep oldu bu cümleler… Aklımda şu kaldı: İnsanlığı anlatmaya çalışan bir sistem, insan olmanın en temel hâllerini unutmuş. Açlığı, kırılganlığı, bakıma muhtaçlığı ve sevgiyi dipnota çevirmiş. Sonra da dönüp “işte gerçek budur” demiş. Ne tuhaf… Dünyanın en ciddi görünen teorileri bazen annenin mutfakta bıraktığı bir tencere kadar gerçek olmayabiliyor. Belki de mesele Adam Smith’in yemeğini kimin pişirdiği değil; yemeği önüne hazır bulanların, sofrayı kuranları neden hiç görmediğidir. Ve galiba bazı ekonomik teoriler, bulaşığı hiç yıkamamış insanların özgüveniyle yazılmıştır.
Adam Smith’in Yemeğini Pişiren Kimdi?Katrine Marçal · Koç Üniversitesi Yayınları · 2018134 okunma
Reklam
Puan vermedi·112 syf.··
2026 12. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 13 Haziran 2026 23:39
Şu aralar hava o kadar boğucu ki... Yetmiyor Bad Dream arka fonda çalıyor, Bellhound Choir. İnsanın göğsüne bir taş oturuyor oturmasına da, Cahit Tanyol’un bu sararmış sayfalarını karıştırırken o taş daha da ağırlaştı. Schopenhauer’da Ahlak Felsefesi. Kitabın adı bile bir resmiyet, bir akademik soğukluk taşıyor ama içi... İçi resmen kor. Bazen durup bakıyorum etrafıma. Otobüste ters ters bakan adam, markette sırasını kapmaya çalışan o teyze... Egoizm diyor Tanyol, Schopenhauer’dan el alarak. Aramıza öyle derin hendekler kazmışız ki, kimse kimsenin kuyusundan su içemiyor artık. Bir sözleşme olmasa, hani o kanunlar, ayıplamalar falan olmasa birbirimizin gırtlağına çökecek vahşileriz aslında. Üstelik gökten üç elma da düşmeyecek. Doğruya doğru. Dürüst olmak lazım bazen, kendimize bile itiraf edemediğimiz o karanlık köşelerimiz var ya. İşte o köşelerde fırtınalar kopuyor. Geçen gün kuantum fiziğiyle ilgili bir makaleye gözüm çarpmıştı, parçacıkların birbirini uzaktan etkilemesi meselesi.. Aslında Schopenhauer’ın merhamet dediği şey de tam olarak bu değil mi? İyi kalpli insan, başkasını bir "ben olmayan" olarak görmez diyor kitap. O, benin tekrarıdır. Yani o acı çekiyorsa, atom altı bir düzeyde benim de canım yanıyor. Ama biz ne yapıyoruz? Duvarlar örüyoruz. Kalın, deniz kumu betonarme duvarlar. Şey gibi... Tarık Buğra’nın romanlarındaki o taşra sıkıntısı, o kendi içine kapalı, patlamaya hazır insanlar gibi herkes. Zevk dediğimiz şey zaten sadece acının yokluğuymuş. Mutluluk diye peşinden koştuğumuz her şey aslında sadece o an canımızın yanmaması durumu. Mutluluk sadece geç kalmış acı. Büyük bir kandırmaca. Bir illüzyonun içinde, elimizde fenerle ahlak arıyoruz. Yoruluyor insan. Cümleleri bile bazen sonuna kadar götürmeye mecali kalmıyor insanın, öylece kalıyor yarım. Cahit
Schopenhauer'da Ahlak FelsefesiCahit Tanyol · Gendaş Yayınları · 199817 okunma
9/10
·238 syf.··
Beğendi
·
2026 84. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 03 Mayıs 2026 10:58
Romanın merkezinde, Uzun İhsan Efendi’nin gerçeklik ve varoluş üzerine kurduğu anlam arayışı vardır. Kitapta gerçek ile hayal, bilim ile efsaneler arasında iç içe geçmiş bir gerçeklik kurgulanmıştır. Yazar, tarihi düz bir rota olarak baz alıp onu efsanelerle sarmalayarak yeni bir gerçeklik düzlemi yaratıyor. Kitaba adını veren 'pus' da tam olarak bu şekilde oluşuyor. ​'Düşünüyorum, o hâlde varım' prensibinden yola çıkarak 'Hayal ediyorum, o hâlde hayalim de gerçek mi?' sorusuna ulaşıyoruz; bana kalırsa kitabın ana temeli budur. Okurken çok keyif aldım ve elimden bırakamadım. Sürekli merak uyandıran, oldukça başarılı kurgulanmış bir roman. Hikâye içerisindeki diğer hikâyeler bir labirent gibi ilerleyip tek bir çıkış noktasında birleşiyor. Metinde geçen eski kelimeler ve mekânların o güne ait tasvirleri sayesinde 17. yüzyıl İstanbul’unu adeta yaşıyoruz. ​Bu eser, okuru sadece bir maceraya sürüklemekle kalmıyor; zihnin sınırlarını zorlayan bir ayna tutarak, 'gördüğümüzün ötesinde ne var?' sorusunu hayatımızın bir parçası kılıyor. İhsan Oktay Anar, kelimelerle ördüğü bu puslu dünyada okuyucuya bir pusula veriyor; ancak yönü bulmayı yine bizim hayal gücümüze bırakıyor.
1000Kitap
Puslu Kıtalar Atlasıİhsan Oktay Anar · İletişim Yayınları · 202467,6bin okunma
GÜN OLUR ASRA BEDEL: HAFIZANIN VE KİMLİĞİN ROMANI
Puan vermedi·74 syf.··
Beğendi
·
2026 1. kitabı
Birçok araştırmacıya göre Aytmatov’un başyapıtı Gün Olur Asra Bedeldir. Roman, görünüşte Kazangap isimli bir kişinin cenaze yolculuğunu anlatır. Ancak bu yolculuk aslında insanlık tarihinin, hafızanın ve kimliğin yolculuğudur. Eserde yer alan “mankurt” efsanesi dünya edebiyatına yeni bir kavram kazandırmıştır. Mankurt, geçmişini, ailesini, milletini ve kimliğini unutturulmuş insandır. Aytmatov’a göre insanı insan yapan yalnızca biyolojik varlığı değil, hafızasıdır. Hafızasını kaybeden insan, başkalarının yönlendirdiği bir nesneye dönüşür. Bugün kültürel yabancılaşma, kimlik bunalımı ve tarih bilincinin kaybolması üzerine yapılan birçok tartışmada “mankurtlaşma” kavramının kullanılmasının sebebi budur.
1000Kitap
Cengiz Aytmatov ve Gün Olur Asra Bedel RomanıSabahattin Çağın · Akademi Kitabevi · 2000327 okunma
Mithat Cemal Kuntay - Üç İstanbul
Puan vermedi·648 syf.··
2026 16. kitabı
Edebî açıdan özellikle başları öyle zayıf geldi ki eserden ne anlayacağımı şaşırdığım anlar oldu ancak devamında anladım ki eserin amacı edebî keyif vermekten ziyade dönemin menfaat peşinde siyasî fikri değişen namussuzlarını okura tanıtmakmış. Abdülhamit'in Selanik civarını kurşun atmadan verdiğini daha önce de duymuştum, eserde verilen bilgilerden biri de budur. Eserde Divanı Lügatit Türk'ü bulan Ali Emiri Efendi hakkında bilgili ve namuslu bir memur olup kitap topladığından bahsedilir. Eser aslında günümüzde de devam eden çarpık ilişkiler, yapmacık saygı ve kendine işleyen bürokrasinin bir eleştirisidir. İttihat ve Terakkiyi ince ince eleştirirken aynısını Hürriyet ve İtilaf'a da yapar. Eser içerisinde bir partili "Manda istemek vatansızlıktır." der ve parti bu sözleri üzerine adamı partiden atar çünkü böyle namuslu insanlarla parti "simasını" kaybedecektir. Anadolu'nun doğusu ve güneydoğusundan "Kürdistan" diye söz edilir. Denilene göre meme hizasını geçmeyen sakalla orada devlet adamlığı yapmak imkânsızdır. Hikâye boyunca (bence bilinçli bir şekilde de abartılmıştır) o cenahtan bu cenaha savrulan, siyaseti şahsi menfaat için kullananların karıları da kocaları gibi güç dengesi kimdeyse onunla yatıp kalkarlar. Eser, annesi hasta olan genç Adnan'ın 93 harbindeki acıyla ilgili yazmaya başladığı romanın girişiyle başlar. Savaşta bizimkiler ezkaza Sohum Kalesi diye ironik isimli bir kale alır ve bunun üzerine Abdülhamit kendini gazi ilan ettirir ama Ruslar Ardahan'ı bu sırada alıp Tuna'yı geçer. Adnan'ın babası şehit bir Miralay (Albay)dır ve ailesiyle İstanbul'da bir yalıya sığınmışlardır. Annesi veremdir. Adnan hem parasız hem de çalışmakta hiç gözü olmayan, eli kalem tutan ancak çok da ileri olmayan özenti bir tiptir. Annesi sefil ve aç bir halde yaşarken bu karı
Üç İstanbulMithat Cemal Kuntay · Sander yayınları · 19833,370 okunma
Reklam
Reklam