Sorgu sırası sana geliyor. Mikrofonun başına geçiyorsun. Fakat mikrofonun boyu kısa kalıyor. Görevliler gelip boyunu ayarlıyorlar.
Sözlerine başlıyorsun.
İddianameyi bölüm bölüm ele alacağını belirtiyor ve sözlerinin aynen zapta geçmesini istiyorsun. İki haftadır iddianamenin üzerinde çalışıyorsunuz. Küçük kâğıtlara aldığın birçok not var. Bunları sol elinde tutuyorsun. Sağ elin açıklamalarına eşlik ediyor.
Zaman zaman notlara bakıyor, bazen de bir başlıktan yola çıkarak aklındakileri iki elini arkanda kavuşturarak heyete anlatıyorsun:
“Evvelemirde iddianameye karşı diyeceklerim mevcuttur.
İddianame kelle istemek için hazırlanmıştır.
Yapılan tahliller yanlıştır, hatalıdır, değerlendirmeler keza isabetsizdir.
Yalnız biz varlığımızı hiçbir karşılık beklemeden esasen Türk halkına armağan etmiş bulunuyoruz.
Ve Türk halkları ve devletin bağımsızlığına armağan etmiş bulunmaktayız.
Bu sebeple ölümden çekinmiyoruz.
İddianamede yapılan değerlendirmeler arz ettiğim gibi hatalıdır.
1908 tarihinden itibaren yapılan gelişme, isabetsiz tahlillere tabi tutulmuştur. Giriş kısmı muğlaktır. Açık değildir, bunun hangi manaya geldiğini anlayamadım, neyi kastettiği açık değildir. Eğer giriş kısmında korku, gaflet, kurnazlık ve ihtiras içinde bulunanlardan bizleri kastediyorsa, bu doğru değildir. Türkiye’de gaflet, delalet ve hatta hıyanet içinde bulunanlar varsa, bunlar ancak Amerikan emperyalizmi ile iş yapan çıkarcılardır.
İddianame hukuk mantığından ari olarak hazırlanmıştır. Gelişmiş ülkelerin gençliği ile az gelişmiş ülkelerin gençliği terazinin aynı kefesine konmuştur. Ve kız-erkek ilişkileri, içki olayları, toplum baskısından uzak bir yaşama isteği gibi değerlendirmeler vardır. Bunlar doğru değildir. Bizlerin tek özlemi, tahsil sırasında bulunmamıza rağmen Türkiye’nin
Sokak lambası altında çalışan kuşaklar başkalarıyla nasıl eşit olabilir? Bilmeyen döner. Evet. Ama bilmeyenin niçin bilmediğini araştırıyor, buna bir çare bulabiliyor muyuz? İki çocuktan birisi, mum ışığı altında kitabını okuyor, öbürü ise kendisine ayrılmış özel bir odada, pırıl pırıl yanan bir elektrik lambası altında… mum devriyle elektrik devri arasındaki uzun zaman aralığını hesaba katmayacak mıyız? İkisinin başlangıç noktası bir değil ki. Birisi bilmem kaç yüzyıl ileriden yola çıkıyor, öbürü ise bir o kadar geriden… Bize gelince, biz sadece masa başında oturuyor, yarışçıların yalnız bitirişlerine not veriyoruz, başlayışlarına aldırış bile eden yok. Hayır. Gerçek adalet bu değil. Buna bir çare bulmak gerek.
Tam altı kez,” diye başlıyordu mektup, “sana yazdım ve her defasında mektubu yırttım. Hislerimi, kendimi ele vermek istemiyordum, bunu gerçekten hiç istemiyordum. Dayanabildiğim kadar kendimi tutmaya çabaladım.
Haftalarca, ama haftalarca kendimle mücadele ettim, sana bir şey belli etmemek için uğraştım. Bize büyük bir
dostluk ve rahatlık içinde geldiğinde, sırf seni huzursuz etmemek için ellerime sakin olmalarını; gözlerime sana kuşku uyandırmayacak bir kayıtsızlıkla bakmalarını emrettim. Hatta birçok defasında yüreğimin senin için nasıl yanıp tutuştuğunu belli etmemek için sana karşı özellikle sert ve alaycı davrandım. Bir insanın dayanabileceği son noktaya kadar tüm gücümle, hatta belki de daha fazlasıyla dayanmaya çalıştım. Ama bugün olan oldu; yemin ederim bütün bunlar tamamen kontrolüm dışında gerçekleşti. Bunun nasıl başıma geldiğini ben de anlayamıyorum.
Öylesine utanıyorum ki keşke kendimi en ağır şekilde cezalandırabilip dövebilseydim. Seni istemenin, sana bağlanmanın bir saçmalık, inanılmaz bir delilik olduğunun bilincindeyim. Benim gibi sakat, felçli birinin sevmeye hakkı olamaz – kendi kendimden bile nefret edip kendimi iğrenç bulurken, böylesine kaderin sillesini yemiş bir zavallı olarak sana yük olmayı nasıl düşünebilirim ki? Benim gibi birinin sevmeye hakkının olmadığını biliyor, sevilmeyi ise hiç hak etmiyorum. Köşeme kıvrılıp çilemi çekerek ölümü beklemem gerekirken, varlığımla başkalarının yaşamını karartmaya hakkım olamaz. Bunu çok iyi biliyor ve bunun farkında olarak günden güne eriyip gidiyorum. Sana karşı bu şekilde bir davranışta bulunmaya asla cüret edemezdim, ama bana bu zavallı, eciş bücüş halimden yakın zamanda kurtulacağım umudunu veren de sensin. Artık diğer insanlar gibi hareket edebilecek, yürüyebilecektim. Ne tuhaftır ki milyonlarca