Trabzon, kıyıda demirlemiş, her biri aşağı yukarı ikişer grostonluk dört paslı askerî nakliye sefinesi ile, mazı ve akçaağaçlar içinde âdeta kaybolan Fâtih Câmii ve çevresindeki, herbiri mütevâzı birer mimârî şâheseri olan küçük evler ile, başta Zağnos Paşa’nınki olmaküzere taş köprüleri ve nice câmi ile, Küçük Ayvasıl Kilisesi, hükümet binâları, konaklar, kâşâneler ve semâda uçan martılar ile, evet! İşte bu hâli ile Trabzon o sabah yağmur sonrası, Karadeniz açıklarından bir sulh, sefâ ve selâmet şehri olarak âdeta cennet gibi görünüyordu. Ama görüntüsünün üzerinde ufkî ve şâkulî iki çizgi, bunların üstlerinde ve yanlarında ise, nişângâhın iç taksimât rakamları vardı. Derken sert ve şedit bir ses duyuldu: “Zagruzka! Pastoraniye devyitsot!” Bu karşı konulmaz emrin ardından, suratları isten kapkaradört tomarcı, iki metre uzunluğundaki cehennemi mermiyi kan ter içinde var güçleriyle,18 inç çapında ve neredeyse bir minâre uzunluğundaki o lendûhâ misâli topun kamasından içeri sürdü. Kamacı hava supabını açtıktan sonra dört parça imlâ hakkı da, kızak üzerinden zorbelâ kaydırılıp dev topun namlusuna dolduruldu. Topun has çelikten mamûlmuazzam kama bloğu gümbürtüyle kapanınca nişâncı erler levyelere asılır asılmaz, tareti döndüren ve dev topa irtifâ veren koskoca madenî çarkların çelik dişlileri birbirlerine geçiverdi. “Çata-çata-çat-çat! Çat!” sesleriyle ölümcül top hedefe tevcih olurken, son bir“Çaaat!” sesiyle durduğu anda, kule sarsıldığıiçin mürettebat oraya buraya tutunmuştu.Kuledeki sessizlik, gözünü nişangâhın içtaksimâtından ayırmayan nişâncının, “Gatovi!” sesiyle bozuldu. Erler ellerini kulaklarınagötürüp eğildiler. Ardından deniz topçusu Yüzbaşı Almaşov, “Stelyat!” diye bağırır bağırmaz,devâsâ top, kulakları sağır eden dehşetengizbir gümbürtüyle patlayıp