Bukowski bu eserinde aşkı çiçekli perdelerin arkasından değil, sigara dumanı, ucuz otel odaları, kırık bardaklar ve sabaha karşı gelen iç sıkıntısıyla anlatır. Burada romantizm temiz bir masa örtüsü değildir; üstüne dökülmüş şarap lekesi, kül, ter ve pişmanlıktır. Daha ilk sayfalardan itibaren insan süslü bir sevda hikâyesine değil, arzunun karanlık koridorlarına girer.
Henry Chinaski, kadınların peşinden koşarken aslında kendi enkazının çevresinde dolanır. Karşısına çıkan her beden, ona biraz hayat, biraz kaçış, biraz da kendinden nefret etme fırsatı verir. Sevmek ister ama yaklaşınca bozar; uzaklaşınca arar, bulunca sıkılır, kaybedince içindeki boşluğu daha yüksek sesle duyar. Bu yüzden onun ilişkileri iki kişi arasında değil, çoğu zaman bir adamla kendi çürümüş yalnızlığı arasında yaşanır.
Kadın figürleri yalnızca arzu nesnesi gibi görünse de, dikkatli bakınca asıl çıplak kalan onlar değil, anlatıcının kendisidir. Her karşılaşma onun güçsüzlüğünü, yaşlanma korkusunu, duygusal sakatlığını biraz daha görünür yapar. Sanki her kadın bir ayna taşır; Chinaski o aynaya bakar ama yüzünü değil, içindeki dağınık odayı görür. Bu yüzden metnin asıl sertliği cinsellikte değil, sevgiye yaklaşamayan bir ruhun kendi kendini sabote edişindedir.
Bu anlatıda güzellik de çirkinlik de makyajsızdır. Cümleler bazen kaba, bazen komik, bazen rahatsız edici derecede dürüst akar. Bukowski aşkı yüceltmez; onu yere düşürür, cebini karıştırır, sarhoş eder, sonra kaldırıma oturtup yüzüne bakar. Okurken insan şunu hisseder: Bazı kalpler kırılmaz, paslanır; bazı tutkular alev değil, insanın içini ağır ağır isleten eski bir rutubettir.
Sonunda kadınlardan çok bir erkeğin kendi eksikliğine yazılmış kirli bir itiraf gibi kalır. Tutku burada kurtuluş getirmez; sadece boşluğun şeklini değiştirir.