Önceden mühendis, öğretmen, diplomat olan kişiler ya ülkelerinden kaçıp başka bir ülkeye sığınan bir sığınmacı ya da Kabil sokaklarında yaşayan bir dilenci olarak karşımıza çıkıyor. Temiz suya ve gıdaya erişim o kadar kısıtlı ki Afganistan kendine ait zengin topraklardan sürülmüş gibi. Çocuklar ise bombalanmış veya mermi deliklerinin olduğu sokaklara oyun oynamak için çıkmayı bırakalı çok olmuş. Çoğu ya yetimhanelerde açlıkla ve sevgisizlikle yaşamaya çalışıyor ya da çocuk satın almaya gelen Taliban’dan korkuyor. Çocuklar eğitilmiyor, çocuklar istismar ediliyor, öldürülüyor. Kadınlar içinse seslerini yükseltebilecekleri bir toplum düzeni sadece bir rüya. Afganistan üzerine toprak atılmış bir ülke artık.
Bu düzen ise kitapta çeşitli cümlelerle tasvir ediliyor:
“Bombaların, makineli tüfeklerin sesiyle büyüyen Afgan çocukların kuşağı henüz doğmamıştı”, “Hiçbirimiz bir yaşam tarzının sona erdiğinin farkında değildik”, “Artık Kabil’de hiç kimseye güvenemezdiniz; (…) herkes birbirini satmaya hazırdı” , “ (…) refikler sınıflara kadar girmişti; çocuklara ana-babalarını ispiyonlamayı (…) öğretiyorlardı” , “Buradaki en bol şey, çocukluğunu yitirmiş çocuklar”…
Bunlar dışında özellikle Afgan kadınların sosyal konumlarına ve patriyarkanın mevcudiyetine de kitabın çeşitli yerlerinde değiniliyor. Koca olan eşin otoriter rejimiyle sürüp giden bir aile yapısı bu kitapta da yansıtılıyor ve kadının namusu, erkeğin şerefi üzerinden yaratılan bir toplumsal algının toplumsal cinsiyet eşitliğini benimseyememiş toplumlarda da varlığını sürdürdüğünü bir kez daha görüyoruz.
Günümüz insan hakları kriterleriyle Afganistan’da yaşanılan bu ihlalleri değerlendirdiğimizde yaşam hakkı, kötü muamele ve işkence yasağı, kişi güvenliği ve özgürlüğü hakkı, mülkiyet hakkı, eğitim hakkı ve toplumsal