Köylünün ağır vergi yükünden kurtulmak için tek çaresi köyünü bırakıp dağılmaktır. Mîrî toprak rejiminde köylü toprağın sahibi, mâliki olmadığından firar etmek kolaydı. Başka yerde yerleşip bir köy kurmadılarsa, onlar, haymana ve defter kayıtları haricinde kalmış reâya (hâric-ez-defter) olup levendlikle başıboş gezerler, ırgadlık yaparlardı; köylü aileleri, izlerini kaybedip başka bir arazide yerleşirlerdi. Aralarından bazıları tabii eşkiyalığa sapardı. Devleti en çok kaygılandıran şeylerden birisi, reâyanın böyle perakende olması, yerini yurdunu bırakıp dağılmasıdır. Köylünün bu pasif direnci, merkezî hükümeti en çok kaygılandıran gelişmelerden biridir; devleti adâletnâmeler ilânına zorlayan en etkin bir faktördür. Öbür yandan 17. yüzyıl başlarında Anadolu köylüsünün Celâlîler önünde paniğe kapılarak kalelere ve şehirlere sığınmak üzere nasıl kaçıştıklarını görmüştük. 1609 tarihli adâletnâme, bu olay ile askerî sınıfa ait çiftlik ve mandıraların ortaya çıkışı arasındaki ilişkiyi şöyle açıklamaktadır: Köylünün bıraktığı toprakları askerî sınıftan nüfuzlu olanlar kendi mülkleri gibi benimseyip üzerine yerleşmiş, kul ve hizmetkâr getirip buraları işletmeye ve kendi çiftlikleri haline sokmaya başlamışlardır. El emeğinin azlığı sebebiyle bu gibi topraklar, genellikle çitle çevrilip hayvan beslemeye mahsus mandıralar haline sokulmuştur. Kargaşalık kesildiği zamanda reâya bu askerlerden korkarak köylerine dönememiştir. Padişah adâletnâmede, evlerin ve ahırların yıkılıp askerlerin derhal toprakları boşaltmalarını emretmektedir.
Sayfa 329 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
Geceye boyanmış bu gecekondular Buraları geceye kimler boyamışlar
Reklam
Özellikle Deir Yasin, Tantura, Duveyme, Ebu Şuşa, Safsaf, belet , Eş-Şeyh gibi köylerden yayılan kan dondurucu katliam haberleri, kitleleri terörize edip panik içinde kaçmalarına sebep olur. Öyle ki sadece 1 Nisan- 15 Mayıs arasında 182 köy bu yolla boşaltılır, Filistin şehirleri ele geçirilir. Akabinde başlayan ilk Arap- İsrail savaşında ve ateşkes sonrasında da etnik temizlik politikası sürer. Böylelikle siyonistler, 1950'lere gelindiğinde 1300 Filistin yerleşiminin yarısını tamamen yerle bir eder, ardından buraları ya ormanlık alana, park bahçeye ya da yeni Yahudi yerleşimlerine dönüştürürler. 1947'den 1949'da gelindiğinde kontrollerindeki Filistin toprağını terör taktikleri ve savaşla %6'dan %78'e çıkartmış olurlar. Kalan yüzde %22'lik toprağı ise Ürdün ve Mısır kontrolünü alır. GAZZE GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE DİRENİŞİN TOPRAĞI / Sayfa 31
Doğa İkaz Veriyor...
Son otuz yılın olağanüstü teknolojik gelişmeleri bizde her şeyin, her zaman denetim altında olduğu inancını yaratmıştı. Kentte yaşayanlar, doğadan uzakta görüntüler ve sözcüklerden oluşan dünyalarında her şeyin hâlâ böyle olduğunu sanabilirler. Ama doğada yaşayan ve onu gözlemlemeyi bilenler günden güne yaklaşan felaketin izlerini sezebilirler. Evimin önünde yaşlı bir alıç ağacı var; her sene mayısın ilk günlerinde çiçeklenirdi ve mis kokusu günlerce arıların ve onun nektarıyla beslenen benzeri böceklerin vızıltısıyla beraber havaya yayılırdı. Bu sene az ve kötü çiçek açtı, kubbesi altında hiçbir böcek vızıldamadı; sessizliği hâlâ bahçemin ve bostanımın üzerinde asılı duruyor. Doğa olasılıkla İzlanda yanardağının kül bulutunun gölgesinde üşüttü, ıslandı. Karahindibaların sarı çiçekleri kırın ortasında minik ve davetkâr güneşler gibi parlıyorlar ama hiçbir böcek onları ziyarete gitmiyor. Burada yaşadığım yirmi yıl boyunca pek çok bitki ve hayvan türünün yok olduğunu gözlemledim. Tarlalar boş, gökler boş, sadece uzun ömürlü ve zeki kargalar ile martılar ortadalar; martılar da artık romantik deniz şiirlerini değil Hitchcock'un o korkunç filmini çektiği Daphne du Maurier'in Kuşlar romanını anımsatır durumdalar. Kırların dereleri, şelaleleri, kuyuları cansızlaştılar, ortalıkta gezinen pek az su da kirli, pis kokulu, köpüklü. Birkaç hafta önce fırtınalı denizin kıyısında yürürken denizin kendi köpüğünün yanı sıra daha hafif, uçucu başka bir köpük katmanının kumsala vurduğunu, rüzgârın onu havaya karıştırdığında sabun baloncuğu oluştuğunu fark ettim; bu artık denizin sabit bileşenlerinden biri haline gelmiş olan deterjandan başka bir şey değildi. Geçen ay, Umbria ve Toscana bölgeleri arasında seyahat ederken, Tiber Nehri'nin doğal parkı dahil bütün yol kenarlarının
Sayfa 112·Kitabı okudu
kamber atasız düğün olmaz
Kambar Ata Türk mitolojisinde atları koruduğuna inanılan ruhlara Kambar Ata denirdi. Eğlenceyi sevdiği bildirilen Kambar Ata özellikle Güney Sibirya'daki Türk kökenli Altay halkları arasında ve Yakutların inançlarında görülür. Kambar Ata adıyla anılsa da İslamiyet'e girişten sonra Kamber motifiyle aynı olması söz konusu edilmiştir. Tarihin en eski devirlerinden itibaren varlığı bilinir. Türk toplulukları ile iç içe yaşayan Taciklerde yağmur ve yıldırım tanrısı olarak karşımıza çıkar. Bazı durumlarda çalgıcıların koruyucusu olarak düşünülmüştür. Esasen atların koruyucu ruhu olan Kambar Ata'nın daha sonra farklı anlamlar kazandığı anlaşılır. Eski Türklerde din adamı karşılığı kullanılan kam sözünden türediği de ileri sürülür. Dede Korkut destanlarının Kazakistan versiyonlarında (Korkut Ata) yılkıcıların, baksıların koruyucusudur. Özbekistan'ın doğusundaki Fergana'da Kambar Ata'ya ait ayak izleri ve mezardan söz edilir. Hastalar iyileşmek için buraları ziyaret eder. Kazak, Uygur ve Kırgızlar arasında yılkıların koruyucusu olduğu düşünülür. Türkmenlerde ise Baba Kamber, kutsal koruyucu ve iki telli sazın yaratıcısıdır. "Kambersiz düğün olmaz" sözü bununla bağlantılı olabilir.
Sayfa 70 - kronik·Kitabı okuyor
1000Kitap
Bir öğleden sonra şehirde otobüse, metroya bindiğimizde ya da bir alışveriş merkezinde dolaştığımızda buraları dolduran insanların yüzünde bu mutluluğa ilişkin bir iz göremiyoruz. Hatta yüzlerde donuk bir huzursuzluk olduğu gayet net görünüyor. Çehreler maskelere dönüşmeye, yüz hatları birbirine benzemeye, kaygı verici biçimde kusursuzlaşmaya başladıkça bakışlardaki derinlik yitiyor. Bunun zıddı olarak Üçüncü Dünya'da toprak yolları arşınlayan yoksul halkın, birbirlerini selamlamak için açılmaya hazır elleri ve ışıklı gözleri geliyor hemen akla. Bu nasıl mümkün olabiliyor? Hesap tutmuyor. Biz her şeyi denetim altında tutuyoruz, artık açlık susuzluk nedir bilmiyoruz, bulutsuz ufkumuzda yazılı olan slogan daima: "Benden sonra tufan." Nasıl doğacağımızı biliyoruz, yakında nasıl öleceğimizi de bilebileceğiz ama gene de depresyon, intiharlar, şiddet yakamızı bırakmıyor. Günlerimiz sıradan sıkıntılara sıkılarak geçiyor oysa bazılarının üzerlerinde bir paçavra var, yiyecek ve su bulabileceklerinden emin değiller ama hafif adımlarla, hayat bir şenlikmiş gibi yürüyorlar daima.
Sayfa 100·Kitabı okudu
Reklam
Reklam