Tarık Tufan’ın Beni Onlara Verme isimli o yaralı ve içe işleyen romanı, büyük şehrin gürültüsü ortasında sesini kaybetmiş, kırılmış ve kendi kuyusuna düşmüş insanların o sessiz çığlığıdır. Kitap, sokakların o tekinsiz, dumanlı kokusunu üzerine çekmiş, bir kaçış ve sığınış hikâyesi gibi görünse de, satır aralarından sızan o derin pişmanlık, yalnızlık ve aidiyetsizlik hissiyle tam anlamıyla bir "ruh sürgünü" romanıdır.
Hikâyenin kalbinde, geçmişin o ağır hayaletlerinden kaçan, aidiyetini yitirmiş ve dünyaya tutunacak tek bir dal bile bulamamış kırgın kahramanlar yer alır. Romanın adı olan o yakarış—Beni Onlara Verme—aslında sadece bir insandan diğerine edilen bir feryat değildir. İnsanın modern dünyaya, o ruhsuz kalabalıklara, vicdansız şehre ve hepsinden öte kendi içindeki o karanlık canavara karşı verdiği bir teslim olmama mücadelesidir. Tarık Tufan, o çok iyi bildiğimiz mahallelerin arka sokaklarını, loş ışıklı evlerini ve yalnız garları anlatırken, buraları sadece birer mekân olarak değil, karakterlerin içsel yangınlarının birer aynası olarak sunar.
Romanın asıl manası ve o bol hüznü, suçluluk duygusuyla kavrulan o insan kalbinin çaresizliğinde gizlidir. Herkes bir şeylerden kaçar: kimi geçmişteki bir günahtan, kimi bir ihanetin sızısından, kimi de sevilmemiş olmanın o çocuksu kederinden. İnsanlar birbirine çarpar, birbirinin yarasına dokunur ama kimse kimseyi bütünüyle iyileştiremez. Karakterlerin arasındaki o yarım kalmış cümleler, söylenememiş sözler ve gecenin bir yarısı sigara dumanına karışan o koyu sessizlikler, romandaki hüznün en lirik ritmini oluşturur.
Tarık Tufan’ın üslubu, edebiyatımızın o samimi, sokağı ve vicdanı kalbinden yakalayan duru dilidir. Ağdalı tasvirlere girmez; gücünü, hepimizin içinden geçen ama bir türlü yüksek sesle söyleyemediği o