Herkes kendi cehennemine bir ilahi seçti mi?
Ben seçmişim gibi hatırlıyorum. Ya da hepimize çoktan ezberletilmişti; fark etmeden mırıldandığımız , içimizde yankılanan bir şeydi o.Çünkü cehennem (kendi cehennemlerinizden tahmin edersiniz ki )düşülen bir yer değil, yavaş yavaş içine yerleşilen bir hal. (Bazen)Gürültüsüz. Tanıdık. Burası işte: evimiz, sokağımız, içimiz, kendimiz… ama “oranın herkesi”nin bakışlarında çürüyen kendimiz.
“Ben bir merciye şikâyette bulunabilecek kadar buralı değildim belki…” diye başlayan o ses, daha en başta cehennemin yerini tarif ediyor aslında: ait olmayan ama çıkamayan bir bilinç. Ne içeride ne dışarıda. Bir eşiğe çakılı kalmış gibi. Ve oradan bakınca her şey biraz bulanık, biraz geçici, biraz da geri dönülmez. Hikayelerin dili tam da bu eşiğin dili. Açıklamayı reddeden, anlamı yüksek sesle söylemek yerine inadına kapısını kapatan bir dil. Sanki kelimeler, anlamı taşımak için değil, onu saklamak için var. Bu yüzden okudukça “anlamak” değil, yavaş yavaş bir şeyin içine sızmak başlıyor. Sis dediğimiz şey ise yalnızca bir atmosfer değil,düşünmenin de biçimi. Tıpkı ilk öyküde yolun mekandan zamana dönüştüğünü fark ettiğin o an gibi…
“Çıktık… cehennemde ilahilere, ezildikçe sertleşen rijit böceklere…” Bu cümle, kitabın içinden çıkmış gibi değil de sanki kitabın kendisi bu cümleye dönüşmüş. Çünkü burada insan da sabit değil. Ezildikçe biçim değiştiren ama yok olmayan bir şey. Kırılmayan, sadece sertleşen.Ben en çok Sirk’te, İz’de, Ortanca’da ve Obruk’ta hissettim bunu.İmgeler de bu yüzden sabit değil, yer değiştiriyor ,bizim gibi ... “Yol bir yere götürmez, yalnızca çatallanır. Ev korunacak bir yer değildir, yavaş yavaş içine kapanılan bir kabuk olur. Su arındırmaz, bulanıklaştırır. Ve karanlık… karanlık bir şeyin yokluğu değil, fazla