Beyaz Gemi /İnceleme/
Puan vermedi·168 syf.·
2026 17. kitabı
Aytmatov, çocuk olmanın o kırılgan saflığını alıp yetişkinlerin dünyasındaki o kaba ve acımasız gerçekliğin tam ortasına bırakıyor ve ortaya her satırında içinizi sızlatacak muazzam bir insanlık muhasebesi çıkarıyor. Bizi, coğrafyanın ve modernitenin uzağında, topu topu üç beş insanın yaşadığı o ıssız dağ karakoluna götüren yazar, dedesinin kadim efsaneleriyle zihnini besleyen, doğadaki taşları, bitkileri arkadaşı belleyen isimsiz bir çocuğun dünyasını önümüze seriyor. Olayların gidişatına ya da o meşhur sonuna dair hiçbir ipucu verip de o büyüleyici atmosferi zedelemek istemem; ancak şunu söylemeliyim ki, çocuğun uzaklardaki bir gölde süzülen o "beyaz gemi"ye yüklediği büyük anlam, aslında her birimizin hayata tutunmak, bu gri dünyadan kaçmak için sığındığı o gizli limanların, o temiz umutların ortak bir sembolü haline geliyor. Kitap ilerledikçe, büyüklerin o sevgisiz, hırslarla dolu, köklerine yabancılaşmış ve doğayı fütursuzca katleden dünyası, çocuğun o tertemiz evrenini kuşatmaya başladığında içinizdeki o naif tarafın da darbe aldığını hissediyorsunuz. Aytmatov o kadar samimi, o kadar bozkır rüzgarı gibi yalın ve buralı yazmış ki, anlatımdaki o lirik ton sizi alıp o tepelere götürüyor, sanki o çocuğu uzaktan izleyen bir koruyucu gibi hissetmenizi sağlıyor. Son sayfayı devirip de kapağı kapattığınızda, sadece bozkırın ortasında yapayalnız kalmış bir çocuğun dramına iç çekmekle kalmıyorsunuz; kendi hayatınıza, bugünkü ilişkilerinize ve modern dünyanın sizden neleri çaldığına dönüp bakıyorsunuz. İnsanı hırpalayan ama bir o kadar da arındıran bu hikaye, büyüdükçe kaybettiğimiz o pürüzsüz masumiyetin, o saf vicdanın arkasından sessizce tutulan derin ve sarsıcı bir yasa dönüşüyor.
Edebiyat
Beyaz GemiCengiz Aytmatov · Ötüken Neşriyat · 202387,5bin okunma
Puan vermedi·536 syf.··
2026 20. kitabı
·
11 günde okudu
·
Okunma: 24 Mayıs 2026 00:00
Nar Ağacı’nı bitirdiğimde, masada öylece kalakaldım ve içimden sadece şu geçti: "Biz meğer ne büyük, ne derin acıların mirasçısıymışız da haberimiz yokmuş." Kitap beni Trabzon’dan Tebriz’e, Tiflis’ten Batum’a kadar öyle muazzam bir yolculuğuna çıkardı ki, sayfaları çevirirken resmen burnuma o eski zamanların, Balkan Harbi’nin, muhaceretin o göç yollarındaki çaresizliğin kokusu geldi. Zehra ile Settar Han’ın o darmadağın olmuş dünyada, savaşın, ayrılığın ve ölümün tam ortasında yeşertmeye çalıştıkları o saf aşkı okurken kalbimin ritmi değişti. Settar Han’ın o asil ama içi yanan duruşu, Zehra’nın o fırtınalı dönemde dik durmaya çalışan naif ruhu içimi hem titretti hem de bana büyük bir hüzün verdi. İnsan okurken ister istemez kendi köklerini, dedelerinin, ninelerinin bu topraklarda bıraktığı ayak izlerini düşünüyor; "Acaba onlar da böyle sevdiler mi, böyle kayboldular mı bu kargaşada?" diye sormadan edemiyor. Hele o romanın adını aldığı nar ağacı tasviri yok mu… Hayatın o çok odalı, çok taneli, hem çok tatlı hem de içi kan ağlayan halini o kadar güzel simgeliyor ki, her nar tanesinde bir insanın gözyaşı gizliymiş gibi hissettim. Bekiroğlu’nun o kelimeleri nakış gibi işleyen, insanı büyüleyen diline kapılıp giderken, tarihin o soğuk sayfalarının arkasında ne kadar gerçek, ne kadar kanlı canlı insan hikayeleri yattığını çok derinden idrak ettim. Kitabın kapağını kapattığımda, içimde hem gidenlerin ardından yakılmış sessiz bir ağıtın burukluğu hem de geçmişime, köklerime sarılma isteği vardı. Nar Ağacı benim için sadece bir roman değil; geçmişin o tozlu, kırık dökük aynasından bugünkü varlığıma bakıp hüzünle gülümsediğim, ruhumu paramparça edip sonra yine o naiflikle tamir eden çok epik, çok buralı bir başyapıt.
Alıntı
Nar AğacıNazan Bekiroğlu · Timaş Yayınları · 202534,1bin okunma
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
Puan vermedi·104 syf.·
2026 34. kitabı
Herkes kendi cehennemine bir ilahi seçti mi? Ben seçmişim gibi hatırlıyorum. Ya da hepimize çoktan ezberletilmişti; fark etmeden mırıldandığımız , içimizde yankılanan bir şeydi o.Çünkü cehennem (kendi cehennemlerinizden tahmin edersiniz ki )düşülen bir yer değil, yavaş yavaş içine yerleşilen bir hal. (Bazen)Gürültüsüz. Tanıdık. Burası işte: evimiz, sokağımız, içimiz, kendimiz… ama “oranın herkesi”nin bakışlarında çürüyen kendimiz. “Ben bir merciye şikâyette bulunabilecek kadar buralı değildim belki…” diye başlayan o ses, daha en başta cehennemin yerini tarif ediyor aslında: ait olmayan ama çıkamayan bir bilinç. Ne içeride ne dışarıda. Bir eşiğe çakılı kalmış gibi. Ve oradan bakınca her şey biraz bulanık, biraz geçici, biraz da geri dönülmez. Hikayelerin dili tam da bu eşiğin dili. Açıklamayı reddeden, anlamı yüksek sesle söylemek yerine inadına kapısını kapatan bir dil. Sanki kelimeler, anlamı taşımak için değil, onu saklamak için var. Bu yüzden okudukça “anlamak” değil, yavaş yavaş bir şeyin içine sızmak başlıyor. Sis dediğimiz şey ise yalnızca bir atmosfer değil,düşünmenin de biçimi. Tıpkı ilk öyküde yolun mekandan zamana dönüştüğünü fark ettiğin o an gibi… “Çıktık… cehennemde ilahilere, ezildikçe sertleşen rijit böceklere…” Bu cümle, kitabın içinden çıkmış gibi değil de sanki kitabın kendisi bu cümleye dönüşmüş. Çünkü burada insan da sabit değil. Ezildikçe biçim değiştiren ama yok olmayan bir şey. Kırılmayan, sadece sertleşen.Ben en çok Sirk’te, İz’de, Ortanca’da ve Obruk’ta hissettim bunu.İmgeler de bu yüzden sabit değil, yer değiştiriyor ,bizim gibi ... “Yol bir yere götürmez, yalnızca çatallanır. Ev korunacak bir yer değildir, yavaş yavaş içine kapanılan bir kabuk olur. Su arındırmaz, bulanıklaştırır. Ve karanlık… karanlık bir şeyin yokluğu değil, fazla
Cehennemde İlahiRıdvan Hatun · Yapı Kredi Yayınları · 202684 okunma
Aynalara hep bakalım..
8/10
·245 syf.·
2026 5. kitabı
Tarık Tufan okumak öyle her kitaba benzemiyor abi. Hani bazı akşamlar olur ya, dışarıda hafiften bir yağmur çiseler, sen de bir köşeye çekilir öylece uzaklara dalarsın; işte bu kitap tam o ruh halinin kağıda dökülmüş hali. Beni Onlara Verme'yi bitirdiğimde sanki arka mahallenin o arka sokaklarında saatlerce boş boş yürümüşüm gibi bir yorgunluk çöktü üzerime. Ama öyle kötü bir yorgunluk da değil, hani insanın içi bir hoş olur ya, öyle bir şey. Yazarın o "şehirli derviş" dediğimiz tarzı varya, hani hem buralı hem de buralara ait değilmiş gibi... İşte o tavır insanın tam şurasına dokunuyor. Kitap boyunca "beni onlara verme" diye bir yakarış var ama okudukça anlıyorsun ki, insan aslında en çok kendinden korkuyor. Kendi içindeki o karanlık kuyulara düşmekten, oralarda kaybolmaktan çekiniyor. Cuma’nın o sessizliği, Cesur’un o yaralı halleri falan derken bakıyorsun ki aslında hepimizden bir parça var orada. Kimimiz gururundan susup kalıyor, kimimiz de doğru zamanda doğru yerde olmayı beceremediği için hayatı öylece ıskalayıp geçiyor. Finaldeki o "birbirimize geç kalan insanlarız" mevzusu zaten olayı bitiriyor. Okurken insanın göğsüne bir taş oturuyor sanki. Düşünsene, her şeyin bir zamanı var ama biz hep o treni kaçıran, veda kapısında boynu bükük bekleyen taraf oluyoruz. Bazı kitaplar okunur, biter, rafa kalkar; ama bu öyle değil. Bu kitap insanın ruhuna bir çentik atıyor, o iz de kolay kolay silinmiyor. Eğer şöyle bir durup kendinle dertleşmek istiyorsan, bu kitap sana çok iyi gelecek ama şimdiden söyleyeyim; o aynada göreceğin yüz her zaman hoşuna gitmeyebilir. Bazı yaralar harbiden kabuk bağlamazmış, bu kitabı bitirince bunu bir kez daha çok net anladım. Son sözüm; Eğer bu satırlara kadar geldiysen, muhtemelen sen de ruhunun bir köşesinde o ince sızıyı taşıyanlardansın.
Duygu ve Düşünce
Beni Onlara VermeTarık Tufan · Profil Yayıncılık · 20176bin okunma
10/10
·72 syf.··
Beğendi
·
2026 10. kitabı
·
28 saatte okudu
·
Okunma: 21 Şubat 2026 18:19
"Ben Kojevnikovo'lıyım."diye başlıyor ve devam ediyor.Bir yıl içinde Kazakistan'a taşınmış ailem bu yüzden Kojevnikova ile ilgili hiç anım yok diyor. "Ben Çu'luyum." diye başlıyor ikinci bölüme ve anılarından söz ediyor. Bu sefer devlet eliyle dağıtılan insanlar arasındalar ve yeniden yer değiştiriyorlar. "Ben Surgut'luyum." diyor artık yedi yaşında. "Sahip olduğumuz her şeyi Kazakistan'da(Çu, Kazakistan'da)bırakmış ve buraya hiç bir şeyimiz olmadan gelmiştik."diyor. Kitap dört bölüm ama ilk üç bölüm yazarın doğduğu, çocukluğunun geçtiği köy ve kasaba ya dair anılarını okuyoruz son bölümün adı : Buralı Nasıl Olunur? Anılar ve yaşananlar değil artık kavramlar üzerine felsefi görüşler le yapılan sorgulamalar okuyoruz. Buralı nasıl olunur? Vatan nasıl sevilir? Doğduğunuz andan itibaren sürekli yer değiştirirseniz nereli olursunuz? Bu değişim sizin isteğiniz ve irademizle ya da devlet emriyle olduğunda sonuçları,etkileri nasıl olur? Peki ya dogdugunuz dan beri ülkeniz değişse ülkenizin adı, bağlı olduğu rejim değişse hangi ülkenin vatandaşı olursunuz, Vatanınız neresidir? Vatan nerede başlar? Nerede biter? Ait olmak ne demektir? Bellek nasıl olusur? #alıntılar "Bir yeri tüm ruhunla sevmek ne demektir? Burada, ruh kuramına kısa bir giriş yapmak gerekir. Aristotales,üç tür ruh oldugunu ögretmistir: bitkisel ya da besleyici ruh, hayvansal ya da duyumsayıcı ruh ve akılcı ruh. Ruh, onun için ölümden sonra göğe uçan bir şey degil, yaşayanı canlı yapan şeydi. " "Kisinin bir vatanı tüm ruhu ile sevmesi onun yalnızca duyumsanabilen olanı değil, aynı zamanda ruhunun en mahrem,bitkisel parçasında etkilemiş olması anlamına gelir. Bizi sevdiğimiz toprağa bağlayan kısım budur ama bu bağlılığını mutlak değildir. Eğer ayrılırsak , bir zamanlar o yerde kök salmış
Bir Vatan Nasıl SevilirOxana Timofeeva · Tetes Kitap Yayınevi · 202524 okunma
Yorumm
10/10
·456 syf.··
Beğendi
·
2026 5. kitabı
·
26 saatte okudu
·
Okunma: 04 Şubat 2026 22:38
GÜZ SARMALI ~CÜDA Yazarı: Payell Yayınevi: Müptela Sayfa Sayısı: 456 Merhaba. Canım Payell... Ve birbirinden güzel kitapları. Her kitabında acaba bu sefer erkek karakteri biraz çok az değişik biri olarak kurgular mı diye düşünüyorum. Sonra kitabı okudukça gerçekten sağlam karakterler yazdığını fark ediyorum. Yine bir karaktere hayran olduk. Hadi yoruma... Çocukluğu derin bir özlem ve aşk ile geçmiş sevdiği adama hasret ağa torunu Ayşem.. Yıllar önce verdiği söz nedeniyle sevdiği adamı terk edip giderken korkuyordu. On sekizinde deli bir cesaretle yola çıktığında kalbi sevdasında aklı ise ettiği intikam yeminindeydi. Babası İstanbullu annesi ise bir ağa kızıydı. Bekir dedesi oğlu olmayınca hanımını ve kızlarını da alıp İstanbul'a gelmiş ağalığı kardeşi Haşim Bey'e bırakmıştı. Haşim Ağa'nın iki oğlu vardı. Akın Doğan... Fikret... Ayşem beş yaşında iken Urfa'ya dönen ailesi ile küçük kızın kalbi kendinden yedi yaş büyük çocuğa kondu. Doğan Karacadağlı. Haşim Ağa'nın büyük oğlu. Dedesinin yeğeni annesinin kuzeni. Çocuk aklı aşkı bilmedi. Sürekli Doğan'ın etrafında bir pervane iken ergenliğinde duygularından emin olmaya başladı. Bu dönemde Doğan'ın Urfa'da olmadığı zamanı kapsıyordu. Genç adam tahsil için ve askerlik derken yıllar sonra memleketine döndüğünde vurulmuştu. Gökyüzü gözlü kadına. Ayşem giderken bıraktığı çocuk değildi büyümüştü. Aralarında oluşmaya başlayan duygular Ayşem'in gitmesi ile sekteye uğrar. Yıllar sonra geriye döndüğünde kendini taşlardan korumak için çırpınan Doğan şaşkındı. Ayşem dönmüştü. Hem de ne dönüş. Ayşem hissettiği kıskançlık ile Doğan'a saldırırken kendini affettirmek için geldiğini bile unutmuştu. Fikret ve Helin ise abileri ve ablalarını izlemekten çok kendi dertlerindeydi. Ya da yalnızca Fikret.. İki kardeşte Tahsin Bey'in kızlarına
1000k
Güz Sarmalı 1Payelll · Müptela Yayınları · 2021125 okunma