Belki de bazılarının birlikte yaşadıkları insanlardan elde edebilecekleri hiçbir şey yoktur; onlara ruhlarının boşluğunu gösterdikten sonra, onlar tarafından hak edilmiş bir acımasızlıkla gizlice yargılandıklarını hissederler ama mahrum kaldıkları pohpohlanmalara karşı konulmaz bir ihtiyaç duyarak ya da kendilerinde ne var olmayan niteliklere sahipmiş gibi görünme arzusuyla çırpınarak, bir gün gözden düşmek pahasına da olsa tanımadıkları kişilerin saygısını veya gönlünü kazanmayı umarlar.
İnsanlar o boktan anılarından, çektikleri sıkıntılardan bir türlü vazgeçmek istemezler ve ne yaparsanız yapın bunun dışına çıkmalarını sağlayamazsınız. Ruhlarını böyle oyalarlar. Bugün yaşadıkları haksızlıklardan intikam almak için geleceği bokla sıvamaya uğraşırlar kendi içlerinin derinliklerinde. Hem adil hem de ödlektirler aslında. Doğaları budur.
Eğer kiliseye gidip oruç tutuyorlarsa bu sırf insanlar haklarında kötü konuşmasın ve bir de, olur ya, mahşer günü diye bir şey varsa diyedir. Şimdi diyorlar ki, dünyanın sonu geldi, çünkü ahali gevşedi, ana babaları sayan kalmadı vesaire. Zırvalık. Bana sorarsan, anacığım, tüm dert odur ki, insanlarda vicdan pek az.
Ştoltz'la birlikte kalmaktan o kadar zevk aldığı halde, çok defa onu hiç görmemek, sakin ve akıllı uslu hayatını karşılıksız bir aşkla bulandırmamak, hayatında silik bir gölge olarak kalmak istiyordu. Kendisi mutsuz aşkının çilesini dolduracak, geçmişine ağlayacak, ruhunu körletecek, her şeyi unutacak, sonra... Sonra belki makul bir şekilde evlenecek, akıllı uslu bir kadın, bir anne olacak, geçmişini bir genç kız hülyası gibi defterden silecek, yaşamaktan zevk almaya değil, hayata katlanmaya çalışacaktı. Bütün kadınların yaptığı da bu idi.