Kırık Hayatlar, Aşk-ı Memnu gibi yasak aşk, sadakat, evlilik ve evliliklerin üzerinde dolaşan o görünmez kara bulutlar üzerinden ilerleyip, dışarıdan kusursuz görünen hayatların aslında içten içe nasıl çatırdadığını yansıtan bir tema etrafında şekilleniyor.
Hikâye, Ömer Behiç ve eşinin kendilerine ait yeni bir eve taşınmasıyla başlıyor. Ömer Behiç bu evi; mutsuzluğun ve hayal kırıklıklarının uğramayacağı huzurlu bir yuva gibi görüyor. Ancak hem onda hem de eşinde içten içe bir korku var: Ya o kara bulutlar bir gün bu evin içine de girerse?
Özellikle eşinin sürekli diken üstünde oluşu, roman boyunca olacakların habercisi gibi bir atmosfer yaratıyor. Burada biraz da “kendini gerçekleştiren kehanet” durumu var.
Kitapta beni en çok etkileyen şeylerden biri ise Ömer Behiç’in karakterindeki değişim oldu. Başlarda arkadaşının yaşam tarzını eleştiren, kendini kusursuz bir aile babası olarak gören bir karakterken zamanla bakış açısında ve hayatına dair yaklaşımında bazı değişimler yaşanıyor. Buna karşılık arkadaşı ise Ömer Behiç’in temsil ettiği düzenli aile hayatına yaklaşmaya başlıyor. Karakterlerin bu ters yöndeki değişimi romanın en güçlü yanlarından biriydi.
Bir diğer sinir bozucu ama etkileyici nokta ise Ömer Behiç’in insanları analiz etme şekliydi. Roman boyunca insanların neden hata yaptığını anlayabilen, onların zaaflarını görebilen bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Ama işin en enteresan tarafı burada başlıyor: İnsanların düşüşlerini bu kadar iyi analiz edebilmesine rağmen kendi arzularından ve yanlışlarından kurtulamıyor. Ne yaptığının farkında olmasına rağmen yine de aynı yolda ilerlemeye devam ediyor. Bu da onu sadece “kötü” bir karakter olmaktan çıkarıp daha gerçek ve rahatsız edici bir noktaya taşıyor.
Genel olarak bakıldığında, kitabın başlarında