"İlerleme," diye yazmış C.S. Lewis, "ulaşmak istediğimiz yere yaklaşmak demektir. Bu arada yanlış bir yere saptıysak daha fazla ilerlemek artık bizi oraya yaklaştırmaz."
Enver daima çok büyük projeler, son derece geniş ihtiraslardan esin alıyordu. Büyük düşünceler onu adeta büyülüyor, kendine çekiyordu. Ayrıntılar, somut gerçekler ya da rakkamlar onu asla ilgilendirmiyordu.
Mustafa Kemal ise temkinliydi. Parlaklık onu ihtiyatlı olmaya sevk ediyordu. Büyük, belirsiz düşünceler onu heyecanlandırmıyordu. Hedefleri sınırlıydı ve bunları ancak uzun ve dikkatli incelemeler ve hesaplamalardan sonra belirliyordu. Olguları ve rakkamları kesin olarak saptıyordu.
Bu tarifimize göre hangi içtimaî zümrelerin millet olamayacağını tespit edebiliriz: a) Müşterek ve orijinal bir tarih şuuruna dayanarak kendi iradesiyle kiymet yaratmak kudretine sahip olmayan cemiyet ve cemaatler millet olamaz. Millet, insanî kültür ve tekniğe kendi tipi içinde bir unsur olarak girdiği (yani milletlerarası kıymetlere şahsî bir kıymet kattığı) halde onlar giremezler, yahut ancak herhangi bir milletin şahsî kültür yaratışları içinde unsur olarak rol oynayabilirler. b) Paleoetnolojik unsurlar, tarihî oluşta rolü olmayan kaybolmuş etnik unsurlar millet olamazlar. c) Tarihî ve muayyen bir inkişaf kaderine sahip olmayanlar; yani mistik, akıl ve irade medeniyetlerinin safhalarından geçerek bugün kendi başına rüştünü ispat edemeyenler millet olamazlar. đ) Eski medeniyetlerde rol oynamış cemiyetlerin artakalanları (Yahudiler, Asurîler vs.) insanlığın geçirdiği büyük tarihî tecrübeleri geçirmeden eski medeniyetlerinin mirası ile millet olamazlar. Bu vaziyette bulunan cemiyetler, ya millî kültür havzalarına tâbi zümreler halinde kalmakta yahut da siyaset, Para ve propaganda kuvvetiyle millet rolünü oynamaya çalışmaktadırlar.
Sayfa 178 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
İslamcılar ve Osmanlıcılar siyasî Türkçülüğü esaslı bir aykırılık sebebi, parçalayıcı bir âmil gibi görüyorlardı. Türkçüler İslamcılığı geçmiş bir ideal, Osmanlıcılığı mevhum bir fikir, bir nevi "idare-i maslahatçılık " sayıyorlardı. Yusuf Akçura Üc Tarz-ı Siyaset`te, bu üç fikri uzlaştırmadan yalnızca karşılaştırıyor ve her halde Türkçülüğü (kendi anlayışıyla "Büyük Türkçülüğü" hâkim kılmak istiyordu. Gökalp onları telif ediyordu:
a) İlim ve teknik medeniyetten gelir: Garpçıyiz
b) Müslüman'ız ve o dinden terimlerimizi alırız: İslamcıyız,
c) Turan, idealimizdir: Türkçüyüz.
Bu fikirler, temsil ettiği siyasi şekli (imparatorluk) ve içinde bulunduğu siyasî partiyi (Îttihat ve Terakki) muvaffakıyete götürdüğü nisbette doğru idi. İmparatorluk parçalanarak hakiki milli devlet meydana çıkınca bu fikrin pek de doğru olmadığı görüldü.
a) Garp'tan yalnız ilim ve teknik değil; sanat, felsefe ve hayat anlayışını alıyorduk.
b) Müslüman milletlerinin parçalanmaya doğru gidişi, birliğin maddi-mânevi imkânsızlığını gösterdi. Arapça ve Farsçadan gelen bütün terimleri atmaya basladık. Cift medeniyete değil, fakat tek medeniyete girmek zorunda olduğumuz görüldü
c) Milletin, hayalde kurulmuş sınırsız bir vatanda değil; kökleri tarihte olan ve içtimaî bir tip yaratan hakiki vatanda olduğu vakalarla anlaşıldı.
Sayfa 158 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu