“Babaaa...” diye koştu oğlan.
Baba olmayı bilmiyordu bu herif. Bir oğlana baktı, bir de dedeye. Gözleriyle durdurdu çocuğu. Bildiği her şeyi unutturdu.
“Baba deme bana!”
O günden sonra “ağbi” dedi.
Kar üzerine çizilmiş iki çizgi olurdu tren yolu; başı kesik söğütlerin, dul kavakların yanından, kar tutmamış kayalıkların yamacından geçer, puslu bir dönemeçte kendi kendini silerdi.
Bir önceki, ondan önceki, ondan da önceki sabahlardan kalma sözlerdi bunlar. Sobadan başka hiçbir şeyin öneminin olmadığı bu odada sanki az önce kendileri konuşmamış da, bu sözler, sobanın çıtırtısından, çaydanlığın buğusundan ve puslu camların gerisindeki kurşunkalemle çizilmişçesine kıpırtısız duran ağaçların çıplaklığından sıyrılıp ortada dolaşmaya başlamış gibi gelirdi adama.
İstanbul uğulduyordu kuşun duruşunda. Öyle bir duruşu vardı ki, filmlerde izlediğimiz İstanbul’un vapur düdükleri, martı çığlıkları onun sakin kıpırdanışlarının gerisinde usuldan yankılanıyordu adeta, koca koca camilerin kurşun kubbeleri tüylerinin altında kabarıyordu.