Bir sanatçı üreteceği eseri kendi zihin dünyasının süzgecinden geçirerek ortaya koyar. Bu, onun duygu ve olayları yorumlama biçimidir. Kendisini bir başkası yerine koyarak üretse de, yine de yorum yapacak olan sanatçının ‘şekillenmiş’ iç dünyasıdır. Dolayısıyla bir sanatçının, zihin dünyasından azade bir şekilde üretim yapabilmesi imkansızdır.
Bundan sonrası sanat eserini yorumlayacak kişiye bağlı olarak değişecektir. Bana göre, sanatçı haricindeki yorumlamalar ikiye ayrılıyor: Birincisi; sanatçının ne anlatmak istediğini merak edip her yönüyle eseri araştıranlar. Diğeri; kendi duygu, düşünce ve beğeni filtresinden — kısacası entelektüel birikim —geçirerek zevk almaya çalışanlar. Her iki durumda da değişmeyen bir şey var: sanatçı da sanatseverler de öznel davranırlar.
Her usta yazar, kitabını tamamladıktan sonra açımlama yapmaktana kaçar. Sırlarının zamanla keşfedilmesini ister ama bilir ki her sırra hiç kimse vakıf olamayacaktır. Çünkü, her ne olursa olsun okuyucu kendi süzgecine göre farklı yorumlamalar yapacaktır. İşte bu farklı yorumlamalar yazarın çok hoşuna gider. Beğenilmediği veya anlaşılamadığı durumlarda geleceğe atıfta bulunarak zamanı henüz gelmemiş der — Ulysses de olduğu gibi.
Freud’un, karısını baldızıyla — karısının kız kardeşi — aldattığını öğrenen bir okur; acaba okumalarına devam etmeli midir? Yoksa psikanalizin babası sayılan kişiyi bir daha dönmemek üzere terk mi etmelidir? Başka bir okursa, Sade’ı yakmalı mıdır? Ben olsam, Freud'u okumaya devam eder Sade'ı yakardım. İkincisinden bana katılabilecek iyi bir şey yok çünkü.
Sanatçıyı mı anlamak istiyoruz yoksa biz ne anlayacağız onu mu merak ediyoruz? Bence, öncelikle bunun cevabını vermeli insan. Sonrasında hem sanatçıyı anlamayı hem sanat eserini yorumlayabilmeyi denemeli. Dengede olmak sanırım daha güzel.