marie sklodowska profil resmi
Kadın
896 okur puanı
04 Mar 2018 tarihinde katıldı.
  • marie sklodowska
    marie sklodowska How It Works Türkiye - Sayı 19'ı okumaya başladı.
  • marie sklodowska paylaştı.
    Entelektüelleri olmayan bir ülke başı olmayan bir beden gibidir.
  • Ne hasta bekler sabahı,
    Ne taze ölüyü mezar,
    Ne de şeytan, bir günahı,
    Seni beklediğim kadar.

    Geçti, istemem gelmeni,
    Yokluğunda buldum seni;
    Bırak vehmimde gölgeni,
    Gelme, artık neye yarar?
    Necip Fazıl Kısakürek
    Sayfa 197 - (1937)
  • marie sklodowska paylaştı.
    Sitede İstanbul Sözleşmesi’yle ilgili bir alıntıya rastladıktan sonra aratıp baktığımda bir çok ileti ve alıntı eklenmiş olduğunu gördüm, keşke görmeseydim. Bir sözleşmenin içeriği ne kadar çarpıtılabilirse o kadar çarpıtılmış, muhtemelen sözleşmeyi açıp okumamış insanlar oradan buradan duyduklarıyla yorumlar yapmış. Bu yüzden böyle bir ileti yazma ihtiyacı hissettim.

    Sözleşmeye karşı çıkanlar sözleşmenin aile yapısını bozduğunu söylüyorlar. Şiddetle fiziksel bütünlük ihlal ediliyorsa, tehdit ve zorlamayla psikolojik bütünlüğe hasar veriliyorsa bozulacak aile yapısı kalmış mıdır?
    Bir kesim sözleşmenin ´İslam ülkelerinin aile yapısını bozmak için hazırlandığını` ileri sürüyor, yani din, kültür, gelenek görenek diyerek kadına karşı şiddeti önlemeyi amaçlayan sözleşmeye karşı çıkılıyor. Bir taraftan da “Karımı istediğim gibi döverim, kimse karışamaz.” diyemeyen erkekler, ‘’Bu sözleşme aile yapımızı bozuyor.” diyor.

    Toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, kadınlara yalnızca kadın olmalarından dolayı uygulanan ve kadınları orantısız biçimde etkileyen şiddettir.

    Nedir İstanbul Sözleşmesi?
    11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da imzaya açılan (Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe giren) ve ilk imzalayanın Türkiye Cumhuriyeti Devleti olduğu; KADINA YÖNELİK ŞİDDET VE AİLE İÇİ ŞİDDETİN ÖNLENMESİ VE BUNLARLA MÜCADELEYE DAİR AVRUPA KONSEYİ SÖZLEŞMESİ- İSTANBUL SÖZLEŞMESİ ve bu sözleşmeye dayanarak çıkarılan 6284 sayılı “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun” şiddete karşı korunmanın güvencesidir.


    Bu sözleşmenin amacı;
    a. Kadınları her türlü şiddetten korumak, kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddetle mücadele etmek, şiddeti önlemek ve kovuşturmak;
    b. Kadına yönelik her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılmasına katkıda bulunmak ve kadınları güçlendirerek, gerçek anlamda kadın erkek eşitliğini teşvik etmek;
    c. Şiddet mağdurlarını korumak ve desteklemek,
    d. Şiddetle mücadelede tüm kurum ve kuruluşlar arasında işbirliğini sağlamak amacıyla koordinasyonu sağlamaktır.


    Sözleşme, kadınlara yönelik şiddetin önlenmesi, her türlü şiddet mağduru olan kadınların korunması, kadınlara şiddet yaşatanların etkili kovuşturulması ve cezalandırılması ve bu konulara çok yönlü stratejilerle yaklaşma gereğini vurgulamaktadır. Bu bağlamda Sözleşme’de, devletin bütün alanlarda politika saptarken ve uygularken toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadınların güçlendirilmesi perspektiflerinin olması şiddetle etkili mücadele için olmazsa olmaz olarak görülmektedir.
    Sözleşme hukuki, biyolojik, ailevi bağına bakılmaksızın her türlü kadına şiddetin önüne geçmeyi amaçlamaktadır. Kadınlar ve erkekler arasındaki hukuki ve fiili eşitsizliği gidermeye çalışıp kadına yönelik ayrımcılığı yasaklamaktadır. Sözleşme toplumsal cinsiyeti tanımlayan ilk uluslararası belge olmasıyla da çok önemlidir.

    Kadına yönelik şiddet, insan hakkı ihlalidir.
    http://anitsayac.com
    Ülkemizde bir yılda şiddet yüzünden yüzlerce kadın ölüyor, ki bunlar sadece bilinen kısmı. Bir şeylere karşı çıkılması gerekiyorsa bu kadına yönelik şiddeti engellemeye çalışan bir sözleşme değil, kadına yönelik şiddet olmalı. Artık herkes toplumsal cinsiyet konusunda farkındalığa sahip olmalı.
  • marie sklodowska paylaştı.
    215 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    Ahh Gülendam, ne güzel hayallerin vardı gelecekle ilgili. Haydar'la bir yuva düşlemiştin. Her ne kadar Haydar, "Ben devrimci oldum" dese de sen hayallerinden vazgeçmedin. Haydar da hayallerinden vazgeçmedi, her ne kadar abisi "Lan oğlum biz çalgıcıyız, çalgıcıdan komünist olur mu, devrimci olur mu?" dese bile. Ama hayat istediğimiz gibi gitmiyor. Ahh Gülendam "cuntanın gelişi olur da gidişi olmaz inşallah" dediğin bedduanın bile bir tebessümü vardı. Nereden bilecektin cuntayı karşılayacak olan ENTERNASYONAL MARŞI'nın Haydar'ın ölümüne, babanın işkence çekmesine sebep olacağını. Ortalığın savaş alanına çevrilmesine sebep olan enternasyonal marşının yıllar sonra TRT'de yayınlanacağını nerden bilecektin.

    Memed Uzun' u Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık kitabı ile tanıdım. O, bir aşk romanıydı. Okurken hüzünlendiren bir aşk. Ama bu kitap çok farklı. Bize yıllarca üstü örtülen gerçekleri gösteriyor. Kitapta okuduğum bir kelime (CUNTA) beni Beynelmilel filmine götürdü. Okurken nasıl bir inceleme yazacağımı bile düşünmezken, BEYNELMİLEL filmiyle başlamak istedim.

    Beynelmilel, sonunda ağlasak da bizi yer yer güldüren bir filmdi. Kitapta gülünecek bir cümleye rastlamadım maalesef. Kahramanımızın odasında bulunan bir şiir ve kitapla başlayan hapishane ve işkence günleri. Sadece kendi dilinde yazılan bir şiir için izi silinmeyecek acılar. Yıllarca yok sayılmış bir halkın içinden sadece birinin hikayesi. Bir de binlercesi var bunu yaşayanların. Okurken çekilen işkencelere yüreğim dayanmadı. Neyseki son bölümlerde yer verilmişti. Yoksa kitabı yarım bırakırdım.

    "Sarayın uzunluğu altı adım, genişlik dört adımdı." Kahramanımız da bu hücrede volta atmaya çalışıyor ayakta durabilmek için. Yemek için getirilenler "bir tabak yeşil su, bir parça ekmek ve küçük bir kase suydu. Nasıl 24 saat yetecekti?" s. 189. Ölme, işkence çeke çeke öl diyorlar. İşkencenin de her türlüsünü yapıyorlar.

    Diyeceksiniz ki okuduğun altı üstü bir kitaptı. Ne var bu kadar etkilenecek? Haklı olabilirsiniz. Sadece bir kurgu olsa belki bu kadar etkilenmezdim. Ama değildi. Yazılanlar hep yaşandı. İşkencede hastalanan, ölen, kaybolan insanlar hep oldu. 12 Eylül darbesini hiç unutmadık. Binlerce masum insanlara yaşattıklarını hiç unutmadık. Asla da unutmayacağız.

    Bence bu kitabı okumayın, benim gibi yüreğinizin yanmasını istemiyorsanız.

    Bence bu kitabı okumayın, benim gibi kapağını kapattığınızda gözyaşlarına boğulmak istemiyorsanız.

    Bence bu kitabı okumayın, benim gibi okuduklarınızın size de ULUCANLAR'daki o küçücük hücreleri anımsatmasını istemiyorsanız.

    Bence bu kitabı okumayın, MAMAK ASKERİ CEZAEVİ'nde öldürülenleri anımsamak istemiyorsanız.

    Bence bu kitabı okumayın, genç yaşında işkenceden ölmüş ALİ İSMAİL KORKMAZLARI unutmak istiyorsanız.

    Okuduklarım bana acı verdi. Ee o zaman ne diye okudum? Öğrenmek için okudum. Siz okumayın, boş verin. Öğrenip ne yapacaksınız. Sadece canınız yanacak.

    Tıpkı Beynelmilel filminde Enternasyonal Marşının yıllar sonra TRT'de yayınlanması gibi, kahramanın işkenceye maruz kaldığı o şiir ve o kitaplar da raflarda yerini aldı. Ama İşkencede ölen canlar geri gelmedi.

    Yüreğiniz dayanıyorsa okuyun. Yine de siz bilirsiniz.

    Yazarımız Mehmed Uzun'a değinmeden bitirmek istemiyorum incelememi. Yazar kendisini “Kürdüm, Türkiyeliyim, İsveçliyim, İskandinavım, evrenselim. Hem kutsal iki nehrin, Dicle ve Fırat’ın arasındaki çok kapalı bir bölgenin yerlisiyim, hem de dünya vatandaşıyım. Çünkü dünyanın kültürleri, ülkeleri ve dilleri boyunca yolculuk ediyorum.” diye tanıtıyor. Daha güzel bir tanıtım olamaz. Bunun üstüne diyecek bir söz bulamadım. Yazılarını kendi anadilinde yazmış hep, sonradan Türkçe'ye çevrilmiş. Aslını asla inkar etmemiş.

    İŞKENCEDE ÖLEN YÜZLERCE KİŞİYE
    SAYGI İLE
  • marie sklodowska paylaştı.
    288 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Kadınlar insandır; biz insanoğluyuz." demiş Neşet ertaş usta. ilginçtir üstad carl gustav jung da anneyi, ruh imgesinin ilk taşıyıcısı olarak görmüş, hatta bu imgenin, erkeğin duygularını olumlu ya da olumsuz anlamda yansıtan kadınlar tarafından taşındığını iddia etmiştir.insanlık var olduğundan beri üzerine pek çok rol biçilen, kurallarla çevrelenmiş bir hayata ve kendisine ait olmayan tercihlere razı edilen, her şeyin hep en doğrusunu yapmakla yükümlenen kimsedir Kadın

    hakkında hz. muhammed'in "kadınlara ancak asalet ve şeref sahibi kimse değer verir. onları ancak kötü ve aşağılık kimseler hor görür." dediği hayattir.

    sürekli üremekle, anne olmakla bağdaştırılan ve bunları artık genlerine işlenmiş bir gerçek gibi kabul etmesi beklenen cinsiyet olmakla da meşhur malesef tabiki annelik kutsal önemli ama
    hamile kalamamayı "vücudunun kendisine ettiği bir ihanet" gibi bir tanımla karşılaşması da en büyük yanlışlardan.
    Acikcasi Bir-çok arkadaşımın temel hedefi ve çok büyük marifetmiş+ onu superwomen çevireceği (evlilikle) çocukla ilgili konuşma ve paylaşımları beni üzüyor. çünkü evlilik kadına + özellikler sadece getirmiyor ya da onu daha çok kadinlastirmiyor eşiyle beraber oldu diye evrilmiyor farklı bir canlıya .hani bir klise vardır ya Ben evliliğe karşı değilim.. Birbirini sevmeyen karı kocalara karşıyım,mutsuz çocuklara sevgisiz yuvalara karşıyım.Ben buna aslında karşıyım ama hemcinslerim de evliliği kutsallik arzedip tek vasfi buymuş gibi yansıtmaları beni kırıyor bu da tamamen bence ait olduğumuzun toplumun tabuları..

    Gecen sene oda arkadaşımla konuşurken bana şunu demisti gayet normal sekilde

    "Ben evlendiğim zaman işi gücü bırakıp eşime hizmet edicem ve sadece çarşaf giyecem ve eşim eğer mutsuz olursa 2.bir eşi almasına izin verebilirim çocuk yapmak istiyorum hemen demişti.

    Açıkçası bunu duyunca üzerime kaynar sular döküldü..Tabiki kendi tercihi kıyafet,eğitimi vs karışamam ki bence sırf başkası için de bunu yaparsa baskı altında olduğunu hissederek mutsuz olur eşine de bu yansır din de bunu demiyor zaten kendi isteğiyle soyledigini de düşünmuyorum kendi kültür ve toplumu içindeki kabuledilebilirligi bununla ölçülüyor. çünkü ne kadar çok bir erkeğin tahakkümü altina girip dediğini yaparsan o kadar iyisin şanslısın çünkü anlayışı var.Erkegini ne kadar mutlu edip çarşaflara bürünüp perde arkasına saklanırsan o kadar değerlisin!!!Ne kadar çocugun olursa o kadar heryere elin ulaşır eşinle mutlu olursun anlayışı var (Burda başı yanan çocuk oluyor zaten mutluluk için kullanılıp yapıldığı için çiftler hazır olmadığı içinde anlık zevklerinin kurbanları oluyorlar maddi manevi sıkıntılar başlıyor )
    Evlilik baskisi var erkeklere ve kadınlara karşı..30dan sonra evlenmemis kadına (evde kalmış) anlayışı acıma,küçümseme hali var

    Nasıl bir toplumda yaşıyorsak bu erkeklere bilinçsiz bir şekilde empoze ediliyor aslında doğduktan itibaren bence hemcinslerim adına utanıyorum. kadını kısıtlamaya çalışan sadece anne olabilir kafası taşıyan...geçmişte bu zehirli kafayla benzer fikirlere sahip olduğum için utanıyorum, örnekler vereyim: "kızla erkek arkadaş olamaz"- "onlarda açık saçık giyinmesin." vb. şeyleri cidden yazarken dahi utanıyorum. yani bunları söylediğimde sanırım 15/16 yaşlarında falandım..Bugun daha farklı bu zihniyeti aştım bugün Raskolnikov baltasını indirmekle mücadele ediyorum.

    Kitaptan bir alıntıyla taclandiriyim bu mefhumu;

    "kadın, din adına, gelenek adına ve fatıma'ya benzemek adına perdenin arkasına itilerek hayattan soyutlanmıştır. bu bahanelerin hepsine de kılıf uydurulmuştur. iffet adına, namus adına ve ''kadın, çocuklarının eğitiminden sorumludur.'' bahanelerine sığınılarak yapılmıştır bütün bunlar. anlamakta güçlük çekiyorum doğrusu. geri kalmış, yeteneksiz, bir tahtası eksik olan; okuma, eğitim, öğretim, tefekkür, kültür, medeniyet ve toplumsal terbiyeden yoksun olan bir kişi; nasıl olur da yarının nesillerini eğitmeye layık olabilir?.."

    Güzel bir yazı okumuştum söyle diyordu ;

    kadınsan ya anasındır , ya da avrat ortası yok.
    göğüslerin ya süt vermek içindir ya da bakmak için ortası yok.
    kalçaların ya doğurmak içindir, ya da şaplak atmak ortası yok.
    evlenmeden sevgilin olursa o biçimsindir ,evlenmezsen evde kalmışsındır . ortası yok .
    iş hayatında işçi de müdür de olsan hayatım, şekerim, güzel kiz diye çağrılırsın.ortası yok.
    çocuğun varsa çalışma performansın düşük ,çocuğun yoksa eksiksindir .ortası yok
    sinirlendiysen , bağırdıysan ,tepkini verdiysen ya şirret , ya ahlaksız, ya muayyen günündesindir.etrafta bağırıp çağıran erkeklerin yanında susup oturman gerekir.
    ortası yok.
    kadınsan ya sahiplenilmeye muhtaç , ya da sahiplenilmek için bekleyensindir. ola ki sahiplenilmemişsen de her türlü tekmeyi yemeye müsaitsindir. ortası yok

    Kesinlikle her iste bir ölcusuzluk var bu yazıda bahsedildiği gibi.. ayrıca erkeklerin duygusal/cinsel acligini klavye ya da normal de üzerinde gidermeye çalıştığı mücevher Türkiye de malesef. ya da erkeğin ev kölesi olma zorunluluğu azinliga nazaran daha çok gündemde.Ev hanımlılığı güzel ve değerli benim anlatmak istediğim o değil. Oysa ki dostoyevski ne kadar da haklı kadın, her ihtiyacını karşılayacak tek bir erkeği ister. erkek ise, tek ihtiyacını karşılayacak her kadını..

    Bu ülkede hep kalıplar içine konmaya çalışilmasi kadın şunu yapmasın, bunu söylemesin, öyle giyinmesin, böyle inanmasın, gülmesin, ağlamasın, oturmasın, kalkmasın, yapmasın, etmesin yaygaralari hakim oysa kadın bir kalıp değil fikirdir.. hep kafaların içindeki kalıplara sokulmaya çalışılıyor ve her seferinde bunları da yıkarak ve güçlenerek varlığını sürdürüyor bence bugün.
    Dünyanın her yerinde zordur kadın olmak . bizde biraz daha zordur kesinlikle. hepsi bu. o yüzden "biz kadınız. güçlüyüz. her şeyle mücadele edebiliriz"naralari çok fazla atmak da beni aslında ×2 üzüyor.mesele Türkiye meselesi de değil, asıl mesele eğitim seviyesi düşük, geri kalmış bir ülkede insan olmanın zorluğu, dahil olarak geri zihniyetin ürünü olan erkek egemenliği olgusu, bu ülkede insandan öte kadın olmayı 100 kat daha zor hale getiriyor ben bundan yakınıyorum.

    Islam adına yapılan baskı ve yasaklarla sonra şiddette unutulmamalı..Halbuki din asıl buna karşıdır bunun arkasına sığınıp istediklerini dikte eden insanlar dini de kullanıp vicdan ahlak sömürüyor.
    Kitaptan bir alıntıyla anlatayım;

    Radyo haramdır? Satın almayın.
    Film? İzlemeyin.
    Televizyon? Seyretmeyin.
    Mikrofon? Kullanmayın.
    Üniversite gitmeyin.
    Modern bilimler? Okumayın.
    Oy? Vermeyin.
    Resmi iş? Yapmayın.
    Kadın? Hişt! Adını anmayın!
    Dünyayı saran sanayi devrimine, değişen dünya sistemine, Eskimolara buzdolabı satan bu kurnaz sermayeye karşı durarak onu engellemeye çalıştılar. Tamamen ''eski düzeni'' savundular. Batı hamlelerini geri püskürtmek için tek sermaye ve silahları ise yalnızca iki kelime idi:
    Birincisi ''Haram.''
    Ikincisi ''Hayır !''

    Toplum da bir yanlış olduğu zaman yine suç olduğu kabul edilse bile erkek yapar gibi bir realite var ve hatta bizim gibi toplumlarda töre adı altında erkeğin kadını cezalandırabilmesi hak olmuş. kadın aldatıldıktan sonra onu aldatan erkeği öldürse, intikam alsa çoğumuz alaycı yaklaşıyoruz ya da daha fazla eleştiriyoruz. sebebi nedir? çünkü toplum size sürekli kadının bir alt varlık olduğunu gösterip durmuş. bir çok erkek kadınlara ihtiyaç duyduğunun farkında değil ondan.hem sever hem söver hem dover anlayışı da yine etkin şu zihniyet iyi anlatan bir video;

    https://youtu.be/OcThLZEFACo

    kadının özgürlüğü, başına buyrukluğu yıllar boyu tehlikeli ve kötü bir şey gibi lanse edilmiştir bizlere. kadına müdahale edilmez, üzerinde otorite kurulmaz ise yanlışa sürüklenir, kendi başına doğruyu bulamaz, sanılmıştır. kadının erkeğe muhtaç olduğu ve hatta bu nedenle erkeği kıskandığı bile söylenmiştir. freud, kadının penise sahip olmadığı için bir haset duygusu içinde olduğunu, bu ‘eksikliği’ yüzünden erkeğe eşit olmadığını iddia eder.

    toplum bu anlayışı empoze edemeyince korkar kadından. kadına hakim olma, onda tahakküm kurma isteği aslında er kişinin ona duyduğu arzunun belki bilinçli belki bilinçsiz bir şekilde dışa vurumudur. ona arzu duymak, bir yandan ona hakim olma isteğini perçinler. bu isteği karşılık bulmayınca, artık kadın yok edilmesi gereken bir düşman gibi gözükür ona.

    er kişinin güçlü olduğu hipotezi, zayıf olan bu kadına duyduğu büyük arzu ile çürür istemeden. böyle güçlü bir kimsenin, kadın gibi zayıf kabul edilen bir varlık karşısında karşı koyamadığı arzuları ile çaresiz kalması önce şaşırtır, sonra öfkelendrir er kişiyi. tahakküm kurmak ister, ancak başarısız olur. bu zayıflık hali zamanla kadından duyulan korkuya ve arkasından ise nefrete dönüşür. sebebi ise erk sahibinin zavallı gördüğü kadına karşı çaresiz kalmasıdır. işte tam olarak bu nedenle kadın, önce er kişi sonra da toplum için artık nefret edilenen, dışlanan bir role bürünür.

    baskılanan güdüler artık birer nefret sebebi olarak uyandırılır. ve maalesef kadın her daim bu sonsuz döngünün içinde sıkışıp, kalır.

    kendi halinde varolma savaşı vermeye programlanmış. bekar olsa dert, çocuğu olsa dert, olmasa dert, fikir beyan etse dert, giyinse dert soyunsa dert. çünkü içinde cennet taşıyor ve ayaklarından taşan bu his bütün vücudundan dünyaya yayılıyor. karşı cins bu kadın ne yapsa kendini tahrik edilmiş hissedip saldırma pozisyonuna geçiyor. sadece sahip olmak değil kullanılıp atılacak şey gibi görüyor. çünkü erkeği yetiştiren de öyle öğrenmiş ve oğlunu o şekilde yetiştirmiş. herhalde bizde de avrupa gibi bir yüzyıl sonra bu tür yakınmalar yerini kadına sahip çıkacak erkek gibi erkek bulamıyoruz sözlerine bırakacak. neslin devamı işte bu nedenle tehlike altına girecek. DNA üstüne oynamaların bu kadar gündeme getirilmesi bu komplo teorilerinin cevabı olarak görülebilir.

    ülkede olan pek çok olayla birlikte çökertilmek, sindirilmek istenen cinsim diziler filmlerde de etkinliğini görürsünüz sürekli tokat atılan ağlayıp zirlayan ve sürekli aptal bir kutudan izlenen zavallı ya gibi gösterilen 2.de zengin ,egolu,aldatan,ayartan bir tıp...

    güzel yerden giriyorlar zaten ondan izlettriyorlar kendilerini cerrahi müdahaleye doğrusu girilebiliyor . kadın her şeyin başı, bir neslin öğreticisi ne de olsa. kadın sönük, pısırık, eğitimsiz.. kısacası "pasif" kaldıkça istedikleri gibi borularını öttürebilirler.

    eskiye nazaran kadınların farkındalığının daha da arttığını düşünüyorum ben. bunun yanı sıra çok ama çok fazla kadın üzerinden hesap kitap yapıldığı ve eskiye göre daha çok kulağımıza gelip gözümüze sokulduğu için de tersi bir durum varmış etkisi uyandırılmaya çalışılıyor.

    kadın ister anne olmak istesin ister istemesin, önce kadındır.. doğurganlık üzerine kurulu bir biyolojiye sahip canlı olarak neyi nasıl istediğine sadece kendisi karar verebilir, vermelidir. kaldı ki bunun için gelişmiş son derece ileri bir zekaya da sahiptir. bu farkındalığa erişmiş her bünye aksini iddia edemez.

    ama anahtar kelimemiz: farkındalık

    etrafımda son derece eğitimli ve rahat koşullarda yaşayan kadın var. ama derin ve dilsiz bir kabullenişe teslim olmuş. toplumda yer etmek adına, toplumun dayattıklarına o kadar razı ki... yeri geliyor çıldırıyorum ben laf anlatırken bu tarz insanlara, zaten kabul de etmiyor. bu farkındalık kazandırma durumu ailede başlıyor kanımca. ama herkes şanslı doğmuyor. ee o zaman? idrak yollarımızı olabildiğince açmaya çalışmalıyız kadın olarak. neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilmeli, araştırmalı, okumalı, gözlemlemeli... duyumuzla da vantuz gibi yapışmalıyız hayata.

    kabullenişlerden kurtulamayan kadın(lar) gerçekten her türlü tavra kendilerini gebe bırakıyorlar. zamanın getirilerini lehimize çevirip kendi özgürlüğümüzün farkına varmalı, benliğimizi kazanmalıyız..

    ben bu kadar dil döküyorum ama kadın-erkek ayrımlarından hoşlanmayan bir insanım.erkeklerin de yaşadıklarına şahidim, dahası hislerine kulak veriyorum elimden geldiğince.

    arsızlıkla damgalanan
    boş kinayelere gülen bendim.
    kendi varlığımın sesi olayım
    istedim. yazık ki kadındım

    Canım furuğ furuhzzad ne güzel demiş aynen böyle bir durum oluyor

    Şu röportajı izlemeden geçmeyin lütfen Beren saat kaliteli bir oyuncu oldugu kadar güzel anlatmış;

    https://youtu.be/KryTLs5LWNY

    Ben çocukluğumdan itibaren hep şu lanet cümleyi kullandım ve etrafında annemin çoğu kadınım da bu lanetli cümleyi kullandığına şahit oldum "ulan keşke erkek olsaydım "...Erkeklerin daha özgür olup tacizi tecavüzu yasamamasi seslerinin daha çok çıkmasına masaya söyle bir yumruk vurunca çoğu şeyi hizaya getirdigini her işi yapıp hayallerini daha kolay gerceklestirdigini düşünürdüm..Bugun kesinlikle bu zihniyet ve lanetli cümleden farklı düşündüğüm için mutluyum ama açıkçası sonuç yine aynı şşşş kadınlar bağıramaz, giyinemez zihniyeti hakim.Cunku suçludur değil mi ?Tahrik eder yanlışa..ama ölmek istemiyorum diye ağlarken öldürülursunuz .Üzerine duyariniz anlık olur toprağımız kurumadan katiliniz şiddeti uygulayanlar serbest kalır etrafta fink atar.Cezalar uygulanmaz adalet yine saray isminde kalır.
    cinsel olarak aç olan erkeklerin saldirganligi ve namus bekçisi insanlar arasında yaşamaya çalışırsınız öyle olmasa da..

    "Psikolojinin genel bir ilkesi vardır: Bedevi toplum ve zihniyetler; dış görünüşe ve gösterişe daha düşkün olurlar."

    "İdealistler , gerçekleri görmeyen, görmek istemeyen çocuk gibidirler. Olmasını istemedikleri ve sevmedikleri şeylere gözlerini kapatırlar ve sanırlar ki görmedikleri şeyler artık mevcut değildir."

    "Gördüğünüz gibi dindar ailelerde yetişmiş kızların birçoğu, kendi bahçelerindeki havuzda yüzen erkek balıklardan dahi kaçarken, dışarıda gördükleri sulara kapılarak usta yüzücüler haline gelir; ardından korkaklıktan, telaştan, heyecandan, hayalcilikten, acemilikten ve susuzluktan dolayı bu sularda boğulur giderler. Tüm "geç kalmışlıklarını" bin kat fazlasıyla telafi ederler. Aynı şekilde züht ve takva sahibi insanların oğullarının da neler neler yaptıklarını görüyoruz!"

    Ali şeriatının kitaptaki bu sözleri önemli bu noktada

    Erkeklerin de kazandıklarından nasipleri var, kadınların da kazandıklarından nasipleri var. Allah'tan lütfunu isteyin; şüphesiz Allah her şeyi bilmektedir.
    (Nisâ : 32)

    Kadın şunu yapmalı etmeli gitmeli...meli malı sözcüklerini söyleyenler sözde çok iyi olan ve digerlerini otekilestiren müslüman kardeslerim nedense Kadınlar ,veda hutbesini de inen sureyi de görmezden gelir kendi istediği gibi çevirirler

    Ey iman edenler! Kadınlara zorla vâris olmanız size helâl değildir. Apaçık bir edepsizlik yapmadıkça, onlara verdiğinizin bir kısmını ele geçirmeniz için de kadınları sıkıştırmayın. Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız (biliniz ki) Allah'ın hakkınızda çok hayırlı kılacağı bir şeyden de hoşlanmamış olabilirsiniz.
    Nisâ : 19

    konumuza dönersek kadın olmak (üzülerek yazıyorum malesef) himetçi gibi görülmek, itilip kakılmak ve hep bir adım geride olmak demek malesef bu anlayış var
    eski türklerde, toplumda kadının yerini araştırırsanız ne kadar yozlaştığımızı ve dejenere olduğumuzu anlarsınız.
    mustafa kemal 'in türk kadınına neden bu kadar değer verip yücelttiginide hepimiz biliyoruz;

    ey kahraman türk kadını, sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın. mustafa kemal atatürk) boşuna demiyor.Ama işimize geleni alıyoruz.

    "Siz hiçbir zaman kadınlar için bir kütüphane açmadınız, bir üniversite kurmadınız. Fikri seviyesi yüksek ve ciddi olan dini toplantıları erkeklere has kıldınız. Kadınları ise bundan mahrum bıraktınız. Kadınları arzu ettiğiniz tipe uygun olarak sadece ağlama meclislerine katılmalarına müsaade ettiniz. Dolayısıyla kadında artık ne fikir ne bilgi ne de şuur kaldı ."

    Ali şeriatı siyasal islamcıların ve sözde dincilerin kadını 2.plana atıp eve hapseden zihniyeti ne güzel anlatmış sonra vay efendim kadın iyi bir anne olmalı evladını yetiştirmeli ki toplum yetişsin..Iyi de kadını geride birakan ilmini sadece evle ozdelestiren siz değil mısınız?Sonra da kadın doktor arayışına gidiliyor bir de o var.

    "Kadının muhatap olduğu sözler sadece, "Sus", "Kendine dikkat et.", "Çocuğunu sustur." "Edepli ol." nevinden sözlerdi."


    Derler ki "Kadın evde oturup çocuk terbiye etmelidir."
    İlim ve ma'rifetten habersiz bir insan evlat terbiye edebilir mi?

    Ahlâkin sadece kadına özgü olduğunu düşünmekte başka bir dert..

    Tesseturu yorumu gerçekten çok güzel Ali şeriatının farklı bir bakış açısı;

    Kendinizi namahremden koruyun ! şeklinde gelmemiştir örtü.
    "Ey halk, Ben benim. Sizin karşınızda, bu fikre, bu hizbe, bu hedefe bu safa aidim. Ben sizin kurbanınız değilim, oyuncağınız değilim, sizin şekil verdiğiniz bir şey değilim. Sizin alçıdan yapılmış mankeniniz değilim ki beni istediğiniz renge boyayasınız" demektir.

    kitapta gorunce uzerinde oldukca düşündüğüm hak verdiğim yine önemli bir alıntı;

    Bizim kadınlarımızın şu iki seçenekten başka şansları yoktur: Ya eski eşekleştirmenin esiri olacaklar ya da yeni eşekleştirmenin;

    Din eşittir "çarşaf".
    Medeniyet eşittir "bar kadını".
    Bu kadar...

    Bu zihniyet ve medeniyet anlayışı kadını daha da toplumdan geri kılar.

    Kitapta katılmadığım yerler de oldu ;

    "Eğer sakalı dinî bir sembol olarak görecek olursak, o zaman tüm Amerikan hippileri bir numaralı muttakiler olurlardı !"

    "Bilakis Muhammed’i kaybetmemek için Ali’ye tutunduk…"(Alı şeriatı ve şiilik uzerine)

    Şu önemli alıntılarla incelememi bitirmek istiyorum ;

    Kadın özgür oluyor. Ama kitapla, bilgiyle, icatla, kültürle, şuur ve bakış açısının genişlemesiyle değil, duygu ve dünya görüşü sathının yükselmesiyle değil, aksine makasla!
    Örtüsünün makasla kesilmesiyle!
    Kadın bir anda aydın oluveriyor!

    "Batı emperyalizmine "Hayır" diyerek kendi ideolojime, kendi değerlerime, kendi varlığıma dayanmaktan ve bundan dolayı aşağılık kompleksi duymamaktan söz ediyorum."

    Işte benim de anlatmak istediğim tam da bu..Ne tamamen herşeyin üstünde olma anlayışı ne de altında olma anlayışı ifrat tefrit ortası..Ali Seriatinin sosyoloji ve felsefe noktasında kesinlikle okunması taraftarı olmakla beraber din alaninda okunmasını sakıncalı görüyorum..

    iyi okumalar dilerim.
  • marie sklodowska paylaştı.
    724 syf.
    ·12 günde·Beğendi·10/10
    Öncelikle söze hiç Atay okumamış biri bu kitabıyla başlayıp da yarım bırakma gafletine düşmesin diye başlamak istiyorum.

    Atay'ı okumaya başlamadan önce biraz araştırma yapmak gerekiyor. Nasıl bir dönemde yaşamış, kimlerle birlikte olmuş, kimlerden etkilenmiş vs. Tabii bu durum bütün yazarlar ve kitaplar için geçerli ama eğer Tutunamayanlar'ı okuyorsanız daha da önemli. Onun için şu video buna bir nebze olsun fayda sağlar diye düşünüyorum. https://youtu.be/ZdmXbXkJBcI

    Yazıldığı dönem itibariyle de Türk Edebiyatında çığır açmıştır. Tabii o dönemde anlaşılamamıştır bu da ayrı bir ironidir.
    Yalnız 1970 TRT Roman ödülünü de alıyor. O dönemde böyle bir ödül almış romanın görmezden gelinmesi de başka bir konu. O dönemin sözde aydınlarına da bolca söz söylemiş. Aydın olmak sadece okumak ile olmayacağını, gerçek hayatın, gerçek oyunun, gerçek dünyanın bambaşka kuralları olduğunu anlatmış.

    Kitabın içinde rastladığım kitapların ve yazarların çoğunu önceden okumuş olmak da beni ayrıca mutlu etti ve tabii ki anlatılanları ona göre yorumlayabilmemi sağladı.
    Atay ilk dönemlerinde Oscar Wilde ile baya haşır neşir olmuş. Sonrasında Maksim Gorki hayatına girmiş.
    Tabii ki en sevdiği iki yazar Franz Kafka ve Dostoyevski
    Bunlar dışında kitapta geçen bazı yazarlar ve kitaplar
    Panait Istrati - Akdeniz
    Cervantes - Don Kişot
    Robert Louis Stevenson - Dr. Jekyll ile Bay Hyde...


    Kitabın içinde bazı bölümler var ki tam ders niteliğinde.
    En çok da "Ne Yapmalı" bölümü.

    Şarkılar ve Şarkıların açıklamasının yapıldığı bölümler ile Selim Işık'ın hayatına bir mercekle bakıyoruz. Tüm detaylarıyla işliyor.
    Bu bölümde kısım kısım bazı yerler zorlayıcı ve anlaşılmaz geldi. İroni dolu mesajları ise tadından yenmez.

    Turgut'un devlet dairesine evrak almak için gittiği bölümler ise Gogol ve Bulgakov'un sistemin absürtlüğünü ironi ve hiciv dolu anlatımlarıyla gözler önüne serdiği Müfettiş ve Şeytani eserlerini akla getiriyor.

    Noktalama işareti olmadan yazılan 76 sayfalık bir bölüm var 14. bölüm. İşte burası tam manasıyla kendinizi vereceğiniz bölüm.
    Eğer bu bölümü okuyacaksanız bütün işi gücü bırakıp tek seferde okumalısınız. Başka türlü anlam kazanmaz.

    Kitabın en net tanımı ise yine kitap içinde verilmiştir.
    "Bu kitap ne ciddi kavgaların, ne büyük ve yaygın sıkıntıların, ne de ezilen insanların romanıdır; bu kitap, mustarip bir ruhun iç çekişlerinin romanıdır. Sizlere hizmetten şeref duyan yayınevimiz iftiharla sunar: Tutunamayanlar"


    Kitabı okumaya başladığımda ortalarına doğru aklıma şöyle bir düşünce geldi. Bu kitap bitse de Oğuz Atay'ın en sevdiğim kitabı yine Tehlikeli Oyunlar olacak diye. Kitap bitti yine aynı görüşteyim. Birbirinin devamı gibi görülse de Tutunamayanlar çok daha kapsamlı ve Tehlikeli Oyunlar'a göre daha kapalı. Kapalıdan kasıt anlaşılması güç. Ve ayrıca ironi ve hiciv yönü Tehlikeli Oyunlar'da daha fazla.


    Oyun kavramı Oğuz Atay'ın hayatının temel noktası.
    "Hayat bir oyun sahnesi ve bizler oyuncularız..."
    Ve aklıma direkt Truman Show geliyor. Belki de şu kitabı en iyi anlatacak filmlerden biri.

    Tutunamayanlar aslında her şeyin farkında olanlar, hassas ruhlu insanlar, hayal ettikleri dünyayı, yaşamı gerçekte bulamayanlar, insanlara tüm içtenliğiyle gönlünü açan ancak yine de hor görülen, anlaşılamayan, dalga geçilen, umursanmayan...

    Reşat Nuri diyor ya Acımak kitabında; "Arkadaşların nezaketimi, uysallığımı ne gözle gördüklerini anladıktan sonra lâubaliliklerine tahammül edememeye başladım." işte bu evreden sonra işler çığrından çıkıyor. Bunun Tutunamayanlar'la ne alakası var diyorsanız ben de, bu insanlar boşuna bu hale gelmiyor diyorum.

    Bu evderen sonra insanlara tahammül edememeye başlarsınız, sinirli bir insan olup çıkarsınız, etrafınızda çok kimse kalmaz, anlaşılmama korkusu (aslında bu korku da değil bana göre) ne söyleseniz boşa gidecek hissi oluşur. Çünkü herkes bildiğini okuyordur.

    Ve bunlara ek olarak da şu alıntıyı bırakıyorum.

    "Masum insanlara kötülük ediyorlar, gerçek olaylara karşı güvenimizi sarsıyorlar. İnanarak dinlememizi güçleştiriyorlar. İnsan her sözü kuşkuyla karşılıyor artık. Gerçekle düş birbirine karışıyor; yalanın nerede bittiğini anlayamıyoruz. Tutunacak bir dalımız kalmıyor. Tutunamıyoruz."

    Benden bu kadar sevgili okuyucu. Atay'ın dünyası seni bekliyor, geç olmadan yolculukta yerini alman dileğiyle. Aslında kafamın içinde yazıya dökemediğim binlerce düşünce dolaşıyor. Zaman zaman kayıplara karışma isteği doğsa da Selim Işık cesareti gösteremiyoruz. Mecbur yaşayacağız.
    "İnsan korktuğu halde yaşıyor. Bir şeyler yapmak istediği için, korkunun gölgesinde kendini oradan oraya vuruyor. Çok acıklı durumlara düşüyor insan, dostlarım!"

    Nacizane şu yazımı da bir Tutunamayan olarak şuraya eklemek istiyorum.
    #38174696

    Not:
    Yoruma yazdım ancak buraya da şu bilgileri eklemek istiyorum.

    Tutunamayanlar'ın yazıldığı ev https://twitter.com/...405088410206210?s=19

    Bu ev ve romanın ithaf edildiği kişiler hakkında da ufak bir şeyler yazmak istiyorum.

    Tutunamayanlar'daki Selim Işık Atay'ın Ural adındaki intihar eden arkadaşıdır. Tutunamayanlar'da Ural'ın hatırasına diyerek atıf yapıyor.

    Ayrıca Tutunamayanlar'da "Sevin için" ve Tehlikeli Oyunlar'da ise Sevin'e diyerek bu iki kitabı da Sevin Seydi'ye ithaf ediyor. Peki bu Sevin Seydi kim ki bu iki kitap da ona ithaf edilmiş.

    Sevin Seydi Oğuz Atay'ın en yakın arkadaşlarından biri olan Uğur Ünel'in eşi. 1967'de Atay ve Seydi eşlerinden ayrılmışlar ve sonrasında da yukarıda paylaştığım evde yaşamaya başlamışlar. Roman da Seydi'nin desteği ile burada yazılmaya başlanmış. Bu bilgilerden sonra ise Tutunamayanlar'daki Günseli ile Tehlikeli Oyunlar'daki Bilge'nin Seydi olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek.
    Roman yazıldıktan sonra Seydi İngilizce'ye çevirisini yapmış ancak o dönemde yayımlanamamış ama yine de yaklaşık 35 yıl sonra İngilizce olarak yayımlanmış.
    Detaylara indikçe çok fazla şey çıkıyor. Oğuz Atay dünyası çok derin.
  • Bütün insanlığı dövsen havanda,
    Zerre zerre herkes yine yalınız.
    Boşlukta yol alan uçsuz kervanda,
    Her şey tek başına, dağ, taş ve yıldız.

    Herkes bir vücutsuz hayal peşinde;
    Eşini kaybetmiş herkes eşinde.
    İçinizde yiv yiv derinleşin de,
    Çıksın karşınıza en yakınınız!
  • marie sklodowska paylaştı.
    104 syf.
    Hepimiz her şeyde aşağı yukarıyız.

    Düş gücü fazlalığı ya da eksikliği ikisinden birine sahip olmanın verdiği kıvanç, yok kıvanç olmadı. İç rahatlığı? Haah bu biraz daha anlam bütünlüğüne yakıştı. Anlam bütünlüğü daima önemlidir. İnsanların dinlememek, dinlese de anlamamak gibi naçiz yetenekleri büyüdü, gelişti son zamanlarda ancak anlam bütünlüğüne olan bağları daima sıkı kaldı. Ne demiştik son zamanlarda gelişen bir anlamama, dinlememe sorunsalı. Hangi son zamanlarda şöyle Adem'den beridir diyebilir miyiz? Habil - Kabil düellosuna kadar uzanır hani bu anlamamazlık. Ne diyordum ben? Ya da ne dememeliyim? Kelimeleri özenle seçip, elekten, süzgeçten, fikir haznesinden geçirdiniz mi bayım? Evet, aslında hayır aklımın düzgün kelimeler seçebileceğine inanıyorum. Fazlasıyla güvenli, ama birtakım eksiklikler doğuran cinsten. Ama üzülme, ne demiştik iç rahatlığının verdiği kıvanç. Öyle dememiştik, ne demiştik biz. Ne dediğimizin biz de farkında değiliz albayım. Albayım'ı unut, tehlikeli oyunlardan çıkalı çok oldu. Gel şöyle Fransız kıyılarına. Hitler de ne zalim adammış doğrusu. Cehennem - ahiret döngüsünün sırf o adama has doğru olmasını dilerdim. Doğru olmadığını nereden biliyorsun, ben mi? Ben bir şey bilmem. Sokrates'in torunuyum, her cevaba bir neden ararım. İyi o halde Antik Yunan'dan Hesiodos'un ruhu şad olsun. İyi adam diyorlar. Ben şahsen Homeros'un sanatının kölesi olurum. Hesiodos'un ozanlığını ayaktakımı okur ancak. Antik Yunan'dan da çıkalım bayım. Ha bayım ha albayım, ne fark eder? Fark eder, çok fark eder. Burası Fransa, sanatın başkentidir. Eyfelden tüm dünyayı görürsün. Gerçekleri de görür müyüz bayım? Hangi gerçekler olduğuna bağlı tabii, rasyonel gerçekler mi? yoksa sürreal gerçekler mi? Şahsen ben gerçeğin ölçüsü olması gerektiğini düşünüyorum. Yalanın bir miktar rahatlatıcı tarafı yok mu sence de, yalanın olmadığı bir evren hayal edemiyorum. Onu bir kıyafet gibi düşünüyorum, üzerine giydiğinde iyi ya da kötü tüm kusurları gizleyen ayıpörter oluveriyor.

    Aşağı yukarı iyi insanlarız, aşağı yukarı giyimimizle toplumda sırıtmayan, dikkat çekmeyen tipleriz. Aşağı yukarıda yaşımız neyse onu gösteriyoruz, kimse sınırlarından dışarı çıkıp 4 5 yaş genç ya da yaşlı görünmüyor. Sınırlarımızdan mutlak suretle ayrılmıyoruz, resmen cephelerde savaşan askerler gibiyiz, cephe mi? Aşağı yukarı iyi insan olma ihtimalimizi de bu cephede olma durumu ortadan kaldırıyor. Yani aşağıda olan yukarı çıkıyor. Şehir sakinleri olarak aşağı yukarı mutluyuzdur değil mi?

    Size bir sorum olacak dine inanır mısınız? İnanıyorsunuz, güzel. Peki iyilik yapma alışkanlığına sahip misiniz? Bugün Allah için ne yaptın emekçilerinden değilsiniz belli ki, çünkü sorumdan sonra bir duraksama yaşadınız. Utanmayın, bunda utanılacak ne var. Elhamdüllillah deyin geçer. Sizin ve benim arama koyulan çizginin saçmalığını incelemek, irdelemek ister miydiniz? Aşağı yukarı evet dediğinizi duyar gibiyim. Yoksa hayır mı? Ben de öyle tahmin etmiştim. Duyumsanan çoğu olgunun duyulmuş haliyle derdimiz vardır. Milyonlarca insandan biri olduğunuza, eylemlerin bir sürü psikolojisinin takibine uğradığına, cebinizle gönlünüz arasına müthiş bir köprü kurulduğuna, varolmanın dayanılmaz hafifliğine kapıldığınıza, bir yanılsamanın geleceğini oluşturduğunuza kati suretle eminim. Ancak yine de Sokrates'in torunu olduğumdan bunu es geçip bilmiyorum diyeceğim. Neden diye sormak da gelmedi içimden. Çünkü bağlı bulunduğunuz sürünün ve hafif suretle kapıldığınızı sandığınız varoluşunuzu etinden tırnağına kadar bilirim. Bak yine emin konuştum ah benim şu Sokratesbilmez davranışlarım. Özür ey atam!

    Sorgulayan gözlerinizle beni hedef aldığınızın farkındayım bayım. Hep kınayan, eleştiren insanların o konularda başrol olduğunu düşünüyorsunuz. Ancak ben sizi eleştirmiyor ya da kınamıyorum. Bu söylediklerimi ''ben bilirim''le izaha kalkışmayınız. Şu oturduğum koltuğun üstündeki ağırlığım aslında düşünce dünyamda başka yerde olmamla anlamsız hale geliyor. Sürekli bir düşünce halindeyim. Bir istikametin yokluğundan değil varamayışım, istikamet çokluğundan. İnsanların milyonlarca sav ileri sürmesi değil yine beni rahatsız eden donuk gözlerle bir robotu andırmaları. Odessa'nın hizmetçileri gibi olmaları. Kayıtsız, şartsız efendileri olan hayata bağlılık. Hayatın içindeki rollere, insanlara. Her sabah dışarı çıkışımla birlikte ilk doğayı selamlarım bayım, içten ve naziktir. Sonra her adımım da ayrı bir müziği içimde hissederim. Müzik benim şifahanemdir. İşyerine vardığımda kapıdaki görevlileri daima selamlarım. Tebessümü sadaka niyetine değil kendi ruhumu ihya adına salarım ortaya. İnsanlar arasında sevildiğimi de zannederim. Zannetmek, ne güzel düş! İnsan zannettiği kadardır değil mi? Koskoca evren nasıl gördüğümüzle sınırlı ise arkamızı döndüğümüz an arkası aslında yok ise zannettiğimizden ötesi de yoktur bayım. Şu an beni gördüğünüz kadarıyla anlayabilirsiniz, daha doğrusu zannettiğiniz kadarıyla. Ötesini sizden istemeye belki de hakkım yok. Niyetim de yok pekala. O sebeple ben ılımlı bir şüpheciyim. Kuşku kanıtlarla bir kuş olur uçar kucağımdan. Zihnim parlak bir yıldızdır nedenlerimin arasında, hiç kimsenin bir şey bilmediği dünyada onların ardına düşerek cevapların izini sürerim. Geçelim bunu.

    İnsan belli bir yere kadar ölümü düşünür bayım, sonra da onu düşlemeye başlar. Düşüşlerin mevsiminde gizlidir ölüm isteği. Düşüşlerden sonra gelir. Ben adamakıllı hiç düşemediğimden hep düşüncelerimde kaldı ölüm. Belki de zamanım gelmemiştir, bilemiyorum. Buz dağının görünen kısmıyla aram iyi. Yani umrumun dışında olan şeyler sanki yaşanmamış gibi, düş gibi, tabii bunu bir de yaşayana sormak lazım. Yaşayana dek kendime sormayacağım sorular var. Nefes adildir bayım. Soylu, soysuz, iyi ya da kötü ayırt etmeksizin kendini hizmete sunar. Bundandır ki nefesin değeri de vermekte güçlük çekebildiğimiz kadarıyla ölçülebilir. İnsanlar bayım, insanları kalpleri yönetir sanırsınız öyle değil mi? Bana kalırsa durum sandığınız gibi değil. İnsanlar mideleri kadardır. Midelerinin kaldırabildiği kadarının yaşanmasına izin verir ya da isterler. Benim de midemin kaldıramadığı milyon adet bulantı var. Sartre'nin Roquentin'inden daha samimi bulantılar. İçten içe solan bir çiçek gibi olduğumu zannediyordum. Sonra anladım ki bayım, ben hiç açmamışım. Yalnızca silüetim şereflendirmiş dünyayı. Bedenim kalıntılarıyla dünya için bir enerji kaynağı olacak. Ne demişti kader ortağım Camus ''Bana öyle geliyordu ki, hiç öğrenmemiş olduğum, ama yine de çok iyi bildiğim bir şeyi, yani yaşamayı unutuyordum.'' Evet, sanıyorum ki, her şey o zaman başladı. Burada kader ortağımla yollarımız ayrılıveriyordu. O zamanında açmış ancak söndüğünü hissediyordu.

    Albert Camus, Düşüş ve ...

    Bir yazar, bir kitap, milyonlarca düşüş, beraberinde bir düşüş, Albert Camus'nün dünyası: dışavurumculuk bir çığlık olup kimlik kazanır. Yukarıda yazılanlar hayal ürünüdür demeliyim, çünkü dünya hayalden ibaret. Belki de Albert Camus hiç nobel almadı, belki de şu an bunları okumuyorsun, tüm şüphelerin Pyrrhon'un bağrından kopup bugünlerde aklımızı işgal etmesi. Korkunç.

    Birisi hayranlığını nasıl dile getirebilir. Hem de hayran olduğu kişi ölmüş ise bu uzaktan imkansız gibi görünür. Öyledir de, yapılacak tek iş içsel anlamda protokoldür. Yani kişiyle düşünceler arasında kurulabilecek bir bağ. Camus'nün yaşamını, eserlerini okurken ''aa bu ben, kesinlikle evet, beni anlatıyor'' gibi ifadelerin ilk kez dışına çıkabildim sanırım. Madem içseldi kurabileceğimiz bağ çelenkler gönderiyordum Fransa'ya. İnsan yönü ile yazar yönü arasında kalmış tüm duvarların yıkıldığını da bizzat dile getirebilirdi mesela. Bunun için fazlasıyla kanıt var elimde. Örneğin Düşüş. Camus diğer yazarlar gibi (Dostoyevski, Hakan Günday, Celine, Orhan Pamuk) kendini aleni ortaya koymuyor. Ama biliyorsun. O Camus. Anlatılan, çekilen çileyi ağlamadan, sızlamadan nasıl da sıkıştırıyor cümlelerin içine. Sonra bazı cümleleri okurken ''ee bunu herkes dile getirebilir, yazarın kattığı büyü nerede'' durumları oluşuyor, utancın boynu vuruluyor diğer sayfalarda. Çünkü haz almak için açtıysan bu sayfanın kapağını girişte yazan düşüşün kralını da bulacaksın tahtında. Öyle zehirleyici satırlar vardır ki yazarların kaleminden çıkan keşke dersin keşke suya yazsaydın, rüzgara emanet etseydin sözünü. Etmemişler işte varoluş sancılarını nesiller boyu sürecek bir şekilde aktarmışlar yazıya.

    Gözlerinizle dinlemek, kulaklarınızla görmek, zihninizle dokunmak vb. şeyler. Burası Camus'ün dünyası. İyi okumalar.

    https://youtu.be/RBtlPT23PTM
Kadın
896 okur puanı
04 Mar 2018 tarihinde katıldı.

Şu anda okuduğu kitap

  • How It Works Türkiye - Sayı 19

Beğendiği yazarlar 7 kitap

  • Sadık Hidayet
  • Aziz Nesin
  • Marjane Satrapi
  • Nevâl El-Seddavi
  • Ali Şeriati
  • Ömer Hayyam
  • Bertrand Russell
Okur takip önerileri
Daha fazla