Hiç hayat kadınlarıyla empati yaptınız mı? Onların “çalışma” koşullarından haberiniz var mı, haberimiz var mı? Onlara iş verir miyiz, onlarla evlenir miyiz? Herkesin cevabı koca bir “hayır” olur. Fakat onların orada olmalarının sebebi biziz. Bedenini satan kadınların, tacize tecavüze uğramış çocukların acılarında bizim sorumsuzluğumuz, umursamazlığımız, empati yoksunluğumuz yatıyor.
Çok azı hariç hiçbir hayat kadını bu yaşamı kendi seçmiyor. Onlar da genellikle çocuğu için, onların aç kalmaması için bu “kolay” yolu tercih ediyor. Çoğunun geçmişinde taciz, tecavüz, şiddet, aile içi şiddet, ensest, aileden dışlanma yer alıyor. Çoğunu babası, annesi, amcası, abisi, kocası, sevgilisi satıyor; onlardan geçiniyor. Yeryüzünün en berbat “mesleği”, vergi rekortmeninin bir dönem Manukyan adlı genelev işletmecisinin olduğu düşünülürse ortada büyük miktarların döndüğünü söylemek hiç de zor olmuyor.
“ Başta aile, ardından çevre, toplum ve devlet nezdinde damgalanan bu kadınlar, hem dışlanıyor hem de yeri geldiğinde "sen orospu değil miydin" diye geçmişleriyle kabul edilmiyorlardı.
Yeni bir sayfa açmak, cezaevinden çıkan eski bir mahkum için bir zorluksa, hayat kadını için en az üç katı zorluk demekti.” (syf 129)
Her gün aşağıladığımız, ismini en aşağılayıcı küfürlerde gezdirdiğimiz insanlara gel o işi bırak diyoruz. Oradan zar zor çıkabildiklerinde ise geçmişiyle dövüyoruz onları. Bu bizim toplumca ikiyüzlülüğümüz. Onlara sövmeyi biliyoruz, ama onlardan vergi almayı unutmuyoruz. Her kağıdında kendi eti, acısı olan kadınların paralarını onlara bırakmıyoruz, fakat o “haram” paraları gönlümüzce yiyoruz. Kurban keserek genelev açıyoruz. Sabah bayram namazına, ardından geneleve gidiyoruz. Genelevleri en çok dini bayramlarda ve asker sevkiyatının olduğu günlerde dolduruyoruz. Vatan