RUHUN TAHLİYESİ
Her şey o sabah başladı. Güneş sanki hiç doğmamış, sadece karanlığın tonu değişmişti. Kapı koluna uzandığımda, metalin soğukluğu avucumdan kalbime sızdı. İçeri girdim ama girdiğim yer artık bir ev değildi. Bazı vedalar bir kapının kapanması değil, evin komple ortadan kaybolması gibi hissettirir. Ve benim trajedim şuydu ki; o ev, bizzat benim ruhumdu.
Koridorda ilerlerken parkelerin gıcırtısı, sanki kendi kemiklerimin kırılma sesiydi. Eskiden bu duvarlarda yankılanan kahkahalar, şimdi birer hayalet gibi köşelere sinmiş, benden saklanıyordu. Mutfağa geçtim; tezgahın üzerindeki o tek bardak, bir mezar taşı gibi soğuk ve yalnızdı. Kendi yansımamı bir cam parçasında yakaladım. Ama o gözlerde gördüğüm kişi ben değildim. O bakışlar, çoktan bavulunu toplayıp gitmiş birinin geride bıraktığı boş bir çerçeveydi.
En büyük yalan, insanın kendinden kaçabileceğine inanmasıdır.
Sokağa çıksam yalnızlığım peşimden geliyordu, odama girsem sessizlik gırtlağıma sarılıyordu. Bir insan, sığındığı tek kale olan kendi zihninden nasıl sürgün edilirdi? Ruhum benden vazgeçmişti. Bir gece vakti, ben uykudayken sessizce süzülüp gitmiş; beni bu et ve kemik yığınının içinde, hatıraların enkazıyla baş başa bırakmıştı.
Tam o anda, tavan sarsılmaya başladı. Ama bir deprem değildi bu; bir kopuştu.
Tavan yavaş yavaş yükselmeye başladı. Başımı yukarı kaldırdığımda, çatı katının silindiğini ve gökyüzünün o buz gibi karanlığının içeri sızdığını gördüm. Tavan yükseldikçe yükseliyor, duvarlar benden özür dilercesine sonsuzluğa doğru geri çekiliyordu. Az önce sığındığım o oda, artık uçsuz bucaksız, dondurucu bir uçurumdu. Ben ise o devasa, o akıl almaz boşluğun tam ortasında, yerçekimini yitirmiş bir toz zerresi gibi kalmıştım.
Dizlerimin üzerine çöktüm. Ayaklarımın altındaki zemin artık yoktu;