edebiyat tarihinin en riskli ergenlik aktivitesi
Gepetto Usta’nın atölyesinde, ergenlik hormonları tavan yapmış kuru bir çam odunu... Sürtünme katsayısının bu kadar yüksek olduğu bir süreç biyolojik/fiziksel çıkmaz pinokyonun ergenlikte alev almasıyla son bulur.... Paralel evrenden masallar dinlediniz.
"NAFAKA KALDIRILDI AĞLAYIN FEMİNİSTLER"
​Başlıktan da anladığınız gibi; büyük bir erkek zaferi ve kadın mağlubiyeti! Erkekler mutlu, kadınlar öfkeli... İşte iki cinsiyet sosyal medyada tekrardan vahşice kavga ederken, ıskalanan devasa bir gerçek var: Asıl suçlu ne nafakayı suistimal eden kadınlar ne de o "mağdur" erkekler. Asıl suçlu, sistemin ta kendisidir. Size yardım eli uzatıyor gibi görünenler, aslında sizi o yardıma muhtaç bırakanlardır. Gerçek, gölgelerin arasında gizlenirken; kitleler sosyal medyada bir "feminist cadı avının" peşine düştü. Lakin... ​Lakin asıl dikkat edilmesi gereken konu, evliliğe giden süreçte devletin kapladığı o devasa yerdir. Evlilik cüzdanları, harç bedelleri, vergiler ve zorunlu yasal bildirimler... Devlet, iki insanın hayatını birleştirme sürecinde hem maddi hem de zamansal olarak sizden ciddi bir kazanç sağlar. Devletin resmi izni dahi olmadan evlilik yasal olarak kabul edilmiyorken; yani evlenene kadar ki süreçte devlet her daim ensemizdeyken, boşanma anı geldiğinde o devasa aygıt bir anda ortadan kayboluyor! Tüm sorumluluk erkeğin omzuna yığılırken, tüm ceza ve güvensizlik ise kadına yükleniyor. ​Oysa devletin varlığını sağlayan—ister askeri güç, ister ekonomik refah, isterse bilimsel çalışmalar olsun—yegane bir unsur vardır: Nüfus ve o nüfusun kalitesi. İşte bu nüfusu ve toplumsal sürekliliği sağlayan birey, devlet için son derece mühim olmak zorundadır. Devlet, vatandaşına kaliteli eğitim, iş imkanı ve mutlak güvenlik tesis etmekle yükümlüyken; boşanan kadına bunları sağlamakta aciz kalması ile onu nafakaya muhtaç bırakıyor. Eğer bir sistem, boşanan kadına güvenceli bir iş imkanı, faizsiz girişim kredisi ve çocuk parası gibi hem maddi hem de psikolojik destek mekanizmaları sağlayabilseydi; birçok kadın nafakayı umursamadan kendi kaderini yazacak gücü ve cesareti kendinde
Kadın
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
RUHUN TAHLİYESİ Her şey o sabah başladı. Güneş sanki hiç doğmamış, sadece karanlığın tonu değişmişti. Kapı koluna uzandığımda, metalin soğukluğu avucumdan kalbime sızdı. İçeri girdim ama girdiğim yer artık bir ev değildi. Bazı vedalar bir kapının kapanması değil, evin komple ortadan kaybolması gibi hissettirir. Ve benim trajedim şuydu ki; o ev, bizzat benim ruhumdu. Koridorda ilerlerken parkelerin gıcırtısı, sanki kendi kemiklerimin kırılma sesiydi. Eskiden bu duvarlarda yankılanan kahkahalar, şimdi birer hayalet gibi köşelere sinmiş, benden saklanıyordu. Mutfağa geçtim; tezgahın üzerindeki o tek bardak, bir mezar taşı gibi soğuk ve yalnızdı. Kendi yansımamı bir cam parçasında yakaladım. Ama o gözlerde gördüğüm kişi ben değildim. O bakışlar, çoktan bavulunu toplayıp gitmiş birinin geride bıraktığı boş bir çerçeveydi. En büyük yalan, insanın kendinden kaçabileceğine inanmasıdır. Sokağa çıksam yalnızlığım peşimden geliyordu, odama girsem sessizlik gırtlağıma sarılıyordu. Bir insan, sığındığı tek kale olan kendi zihninden nasıl sürgün edilirdi? Ruhum benden vazgeçmişti. Bir gece vakti, ben uykudayken sessizce süzülüp gitmiş; beni bu et ve kemik yığınının içinde, hatıraların enkazıyla baş başa bırakmıştı. Tam o anda, tavan sarsılmaya başladı. Ama bir deprem değildi bu; bir kopuştu. Tavan yavaş yavaş yükselmeye başladı. Başımı yukarı kaldırdığımda, çatı katının silindiğini ve gökyüzünün o buz gibi karanlığının içeri sızdığını gördüm. Tavan yükseldikçe yükseliyor, duvarlar benden özür dilercesine sonsuzluğa doğru geri çekiliyordu. Az önce sığındığım o oda, artık uçsuz bucaksız, dondurucu bir uçurumdu. Ben ise o devasa, o akıl almaz boşluğun tam ortasında, yerçekimini yitirmiş bir toz zerresi gibi kalmıştım. Dizlerimin üzerine çöktüm. Ayaklarımın altındaki zemin artık yoktu;
Gogh, Socrates, Nietzsche ve Ben
Akşamın en ağır saatiydi Deniz koyu bir demir gibi yatıyordu kıyıda Rüzgar pas kokuyordu Ve ev… Bu eski ev Sanki bir zamanlar yaşayan bir şeydi de Şimdi kabuğu kalmıştı. Kapının gıcırtısı Birinin adını söylemek ister gibi uzadı. İçeri girdim. Duvarlarda yılların nemi vardı Tavan kirişleri Birbirine yaslanmış yaşlı omuzlar gibi. Kimse yoktu. Ama bir yokluk Bazen bir kalabalıktan daha gürültülüdür. Sen gitmiştin. Bunu ilk kez o gün anlamadım Ama ilk kez o gün Gerçekten duydum. Deniz kıyıya vuruyordu Her dalga
Edebiyat
Bekleyen Kalbin Saati Durur
Zamanın paslı çarkı durdu bu ıssız mahzende Gelişin mühürlenmiş bir yaranın kanaması gibi Hiç veda etmemişsin de hep burada solumuşsun Ruhumun dehlizinde yankılanır ayak seslerin şimdi Pas kokulu anılar damlar tavan aralarından Her damla bir vakti düşürür kalbime Sanki zaman burada çürümeye bırakılmış Senin yokluğunla mühürlü bu eski hücrede Taş duvarlar bilir adını Karanlık saklar izini Bir gölge gibi dolaşırsın kalbimin en dip yerinde Dokunsam dağılacak bir düş müsün yoksa sen Yoksa hala içimde yaşayan o eski mevsim mi Ah… sesin rüzgar olur geceme Adını fısıldar her köşe başı Bir yarım hikaye kaldık seninle Ne sen döndün, ne bitti bu sızı Bir seraba mı tutunduk bunca mevsim boyunca Söylesen ne çıkar, dilsiz duvarlara asılıyız Bin kelimeyi bir ipe dizsem neye yarar şimdi Bakışların artık başka bir lisanın yabancısı Yıllar geçer diyorlar, geçer mi gerçekten Bazı anlar vardır ki taş gibi çöker zamana Senin adın düşer o anların ortasına Ve dünya yeniden sessizleşir içimde
Edebiyat
Ölü Çayır
Taşı aldıktan sonra bölgeden uzaklaştı. Elindeki yeşil çekirdek hâlâ hafifçe nabız gibi atıyordu. Bir süre sonra ışığı zayıfladı; sanki bulunduğu toprak onu bastırıyordu. Yol onu geniş bir çayıra çıkardı. İlk bakışta ölü görünüyordu. Ama değildi. Otlar siyah değil — koyu bordo, kurumuş kan rengindeydi. Rüzgâr yoktu. Buna rağmen ot uçları yavaşça kıpırdıyor, birbirine sürtünürken kuru bir fısıltı çıkarıyordu. Durdu. Dizlerinin yanındaki otlara baktı. Eğilip bir tutam kopardı. Lifleri toz gibi dağıldı ama toprağa değmeden havada asılı kaldı. Toprak nefes alıyordu. Ortada yükselen yapı doğal bir kaya oluşumunu andırıyordu. Ama yüzeyi düzdü. İnsan eli değmiş gibiydi. Basamaklar yukarı doğru uzanıyor gibi görünüyordu. İlk adımı attığında fark etti. Merdivenler yukarı çıkmıyordu. Aşağı iniyordu. Her basamakta hava biraz daha soğudu. Sis dizlerine kadar yükseldi. Yeşil taş bu kez tamamen sustu. Bir titreşim hissetti. Sis aralandı. Yukarıdan gelen bir figür belirdi. At-insan. Gövdesi kaslı, derisi kül rengi; gözleri insana ait ama fazlasıyla sakindi. Toynak sesi yoktu. Basamaklara değdiği halde ses çıkarmıyordu. İkisi birkaç saniye hareketsiz kaldı. Kahraman kılıcını hafifçe kaldırdı. At-insan sadece başını eğdi. Ne tehdit ne dostluk. Sanki “henüz değil” der gibi. Sonra sis yoğunlaştı. Figür dağıldı. Bir adım daha attı. Merdiven bitti. Yapının içine girdi. İçerisi genişti. Tavandan sarkan taşlar kemik gibi uzuyordu. Duvarlar nemliydi ama damlama sesi yoktu. Bir kıpırtı oldu. Havada beyaz, yarı saydam kadın figürleri süzülüyordu. Tenleri duman gibiydi. Kanatları yoktu ama akbaba gibi daireler çiziyor, aniden aşağı dalıyorlardı. İlki üzerine atladığında geri çekilmedi. Kılıcı savurdu. Temas ettiği anda figür cam gibi çatladı ve sis halinde dağıldı. Soğuk bir dalga yüzüne çarptı.
1000Kitap