Mavi inci beyazlığındaki duvarlar. Usta fotoğrafçılann Kuzey buzullarında, Kuzey buzullarının gündüz-gecelerinde yakalayabilecekleri renkteki bir tavan. Duvarları, dokunsan seni okşayacaklarını sandığın yumuşaklıkta bölen, dilimleyen yapay dokuda kara kan damarlı tahtalar. Bu tahtaların çerçevelik ettiği, boşluğa çarçabuk ve gelişigüzel çizilivermiş duygusu yaratarak ister istemez Moholy-Nagy'nin heykellerini düşündüren desenler. Çinko tel gerisinde, beyazdan kromaj grisine, kromaj grisinden kurşun rengine uzanan desenler. Sinetik mi deniyor buna? İki yana akmış perdelerin gece laciverti. Kuzeye yerleşmiş Güney denizlerinin laciverti. Bu laciverte bağırıp çağırmadan, zorbalık etmeden usulca sızmış, o lacivertin hücrelerine ustalıkla geçmiş camgöbeği yeşiller. Mavi çam yeşilleri, zeytin yaprağı yeşilleri. Aynı yeşillerin arasına sızarak yatağın üstüne serilivermiş bir lacivert. O lacivertte bir örtü işte. Bu soğuk, serin renkler ortasında nasıl da ılık bir örtü. İspirto alevinin kıyısındaki pembemsi mavilik nasıl bir ılıklık duygusu verirse öyle.
Armstrong'un ayda yürüyüşünü görüntüleyecek resimlerdeki gibiyim, diye düşünüyor yerin ayışığında yıkanmış erguvanlığında yürürken. Açıklı koyulu, janjanlı, henüz tarlasından koparılmış, taç yapraklarında henüz çiğ damlalarının ışıldadığı canlılıkta, uçuk eflatundan kara mora açılan binlerce menekşe Üstünde yürüyor sanki. Yürümek değil bu. Akmak.
Nereye akıyorum şimdi? Beni odayla, odayı dışarısı, otelin geri kalan her yanıyla bağlamayı öğretecek her bilginin, üstüne cömertlikle bırakıldığı bir yazı masasına doğru. Katlanmış ya da bir paravan gibi dikey konulmuş sert parlak kartondan bilgi dağarcıkları, Kahvaltı için şurayı arayınız, ütü için bu numarayı, Posta, telgraf, telsiz ve teleks gereksinimleriniz için her saat su