cantabile

cantabile
@cantabile
''Dil bir bakış, görmede bir tutum, belli bir algılama biçimidir. Bu, her dilin kendi açısından varolanı başka türlü dile getirmesinde belli olur. Nedeni ne olursa olsun yadsınamayacağımız bir gerçektir bu. Örneğin: çağlayan, Türkçede, bir akarsuyun yüksekten dökülüp köpürerek aktığı yerdir. Çağlamak suların çok kez taşlar çarpa çarpa çıkardığı sestir. Aynı doğa görünümünün Fransızcası cascade ya da chutte d'eau'dur. Dendiğine göre Fransızlar cascade'i İtalyanlardan almışlar. Olabilir. İtalyanların cascata'sı Latincedeki cado-cadere'den 'düşmek' fiilinden türetilmiştir. İngilizcenin waterfall'u ile Almancanın Wasserfall'ı da chutte d'eau'nun söylediğini söylüyorlar. Bu her iki sözcükte de gözönünde bulundurulan düşmedir. Karşılaştırmadan şu kesin sonucu çıkarabiliriz: Doğadaki belli bir görünümü, Türkçe, bir ses olayı olarak yorumlamış; olay, bir deyime, Türk'ün kulağına çarpmış, olayı Türk kulağıyla yakalamış; Fransız ise, bazı Avrupa dilleriyle birlikte, herşeyden önce gözleriyle ilgilenmiş olayla, olaya gözle dikkat etmenin vargısını bildirmiş.''
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
''Anadilinden ötede barınağından dışarıya uğruyor insan. Kendisi olamıyor artık. Yalpalıyor, şaşıyor, kekemeleşiyor, dilsizleşiyor. Ama 'dilyitiminden ötürü ölüme' kim kolay kolay boyun eğer? Neleri göze almaz ki sırasında? Atılışlar, örtük açık, 'Tek yaşayım!'dan fışkırır. 'Bu dille olmuyor mu, öbürüyle konuşurum' der insan. Öğrenme çabasında son yok ki. Konuşur da. Ama nasıl? Konuşan bir başkasıdır sanki. Otuz yıl da geçse aradan, kendisinin olmayan bir dile ne denli ısınsa da, kiracı olarak tüketecektir yaşamını.''
''İnsan gerçekliği üzerine yanılsamasız kafa yoran düşünür, eğer dünyanın içinde kalmak istiyorsa, bir de kaçış yolu olan mistikliği bertaraf etmişse, bilgelik, burukluk ve şakanın birbirine karıştığı bir görüşe varır; eğer yalnızlığına mekan olarak da şehir meydanını seçerse, belagatini 'hemcinsleriyle' dalga geçmekte ya da tiksintisini gezindirmekte kullanır.''
''Moscovici ve Hewstone'a göre düşüncemiz ve dilimiz anlamlara dayanır. Oysa anlam, bizzat enformasyondan çıkmaz. Kuşkusuz, bilgi öğeleriyle uğraşırız, ama bunlar bize, asla brüt halde (başlangıç tanımları) görünmezler. Bunlar kişiden kişiye, gruptan gruba değişen bir teoriye, bir temsile göre değer taşırlar. Kısacası, anlam algının açıklığı veya çıkarsamaların doğrulu tarafından, olgular veya enformasyon öğeleri tarafından belirlenmez. Anlam büyük ölçüde, kavramsal bir sisteme, bir ideolojiye, bir ontolojiye ve bir bakış açısına, eski angajmanlara bağımlıdır. Sağduyu düşüncesi içerisinde tüm bilimsel teorilerin temsili, hem içeriğinin, hem de bilişsel yapının derinden bozulmasını içerir. Bu bozulmanın ardından temsil, kaotik veya tuhaf olana görünüşte tutarlı bir şema kazandırır. Enformasyon ne olmaktadır? Bireyler, şeylerin nasıl olduğu veya olması gerektiği hakkında bir temsile sahip olduktan sonra, enformasyonlar ararlar. Daha doğrusu, aramaktan ziyade, kendi öngörülerini veya açıklamalarını geçerli kılmak üzere onları yaratırlar.''
"İnsan, aktarılamayan Kelamın sonsuz vecdi içinde yalnızca kendini dinlemeliydi; kendi sessizlikleri için kelimeler ve sadece kendine ait pişmanlıklar için işitilebilen akortlar uydurmalıydı. Ama evrenin gevezesidir o, ötekiler adına konuşur, benliği çoğul biçimi sever."